Ana Sayfa  Hesabınız  Bize Ulaşın  BAYBURT  FORUMLAR  Biyografiler  Firma Rehberi  Aramızdan Ayrılanlar
 


Bayburt Rehberi: Forumlar

Bayburt Rehberi FORUM :: Başlığı Görüntüle - PİR-İ TÜRKİSTAN AHMED YESEVİ VE ALPERENLERİ
 Pano KılavuzuPano Kılavuzu   AramaArama   GruplarGruplar   HesabınızHesabınız   Kişisel MesajlarKişisel Mesajlar   Oturum AçOturum Aç 

PİR-İ TÜRKİSTAN AHMED YESEVİ VE ALPERENLERİ

 

Bu Konuyu ... Sitesinde Paylaşıma Sun.

BlinkList del.icio.us FaceBook Folkd Furl Google Linkarena Mister Wong oneview Webnews Yahoo MyWeb YiGG
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Mesaj Panosu -> Genel Gündem Olayları Printable version
« Önceki başlık :: Sonraki başlık »  
Yazar Mesaj
alp
Usta Üye
Usta Üye


Kayıt: Feb 01, 2007
Mesajlar: 362
Şehir: ankara

MesajTarih: Pts Eyl 29, 2008 4:36 am    Mesaj konusu: PİR-İ TÜRKİSTAN AHMED YESEVİ VE ALPERENLERİ Alıntıyla Cevap Gönder

PİR-İ TÜRKİSTAN AHMED YESEVİ VE ALPERENLERİ

ALPEREN GÜRBÜZER

Alperen düşüncesinin ilk Fatihi Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’¬dir. İslâmiyet öncesi Türk’ün alp’ine erenlik özelliği kazandıran ve Türk’ü İslâmiyetle kaynaştıran hamur onun eseri. O yeni bir renk kazandırmış alp’ın ruhuna ve ruh ikliminde fırtınalar estirmiştir.
Hoca Ahmet Yesevi, Yunus’un da Hz. Mevlâna’nın da Hacı Bektaş Veli’nin de Ahi Evran’ında Piri’dir. Bakın Ahmet Yesevi hakkında Yahya Kemal, Fuad Köprülü’ye bakın neler söylüyor; ‘’Şu Ah¬met Yesevi kim? Bir araştırın, göreceksiniz, bizim milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız’’
Hoca Ahmet Yesevi, büyük bir Türk-İslâm mutasavvıfı ve Türkler arasında İslâmiyet’in yaygınlaşmasında emeği olan yüce bir şahsiyettir. Anadolu’nun, Rumeli’nin ve Kuzey Türklüğünün İslâmi uyanışında dergâhında yetiştirdiği alperenlerin ve ta¬kipçilerinin büyük hizmeti olmuştur. Bu büyük manevi sultan¬ların insan sevgisine dayalı din anlayışına dün olduğu gibi bugün de insanlığın ih¬tiyacı vardır. Bu düşünceyi yaymak insanlığa hizmet ola¬caktır elbette. İnsan tasavvufa adım atmakla hayat yolculuğunda karamsarlıktan kurtulabilir pekala. O halde batı ve doğu insanına Mevlana misali tasavvuf kapılarını ardına kadar açmalıyız.
Büyük bir Alperen Başbuğudur Pir-i Türkistan, yani evliya olup Yusuf Hemadani Hz.lerinin halifesi, ondan nisbet almış, feyiz almış ve sonunda kendini bulmuş. İlim de zaten kendini bulmak demek, kendini bulan Rabbini bulur çünkü. Dolayısıyla kendini bulan Yusuf Hemadani ile Ahmed Yesevi, Hacegân halkasında dizilmiş gönül sultanlarının dahil olduğu silsilenin iki altın ismi olmuşlar.. Hoca Ahmed şeyhinden aldığı nisbetle bu yol’un düsturlarını Orta Asya ve Türk illerine yayarak kol¬başı görevini yapmıştır. Allah Rasulünün başlattığı Işık önce Mekke’de doğmuş ve bu ışık Rabbani âlimlerin elinde Asya’ya sıçrayarak, ordanda Anadolu ve Balkanlara derken tüm dünyayı aydınlatmaya devam ediyor. Türk’e alpe¬ren adını veren Piri Türkistan bütün dünyayı manevi susuzluktan kur¬taracak öğretilerini ardından bırakarak kelebek misali ötelere uçtu, ama o hala gönüllerde yaşıyor.
Biz Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’yi kütüphanemizin tozlu raflarından çıkarıp daha yeni anlamaya çalışıyoruz. Maalesef O’nu ve alperenlerini geç tanıdık. Batı bizden öğrenmiş sevgiyi, şiiri, edebiyatı, ama biz tanımamışız kendi klasiklerimizi. Mevlâna, Yunus ve Yesevi bizim coğrafyamızdan daha çok batı da yan¬kılanıyor. Avrupa bizim klasiklerimizi vecdle, aşkla, şevkle okuyor. Hatta batı’yı yeni fetihlere kanatlandıran bir zamanlar kendilerinin unutmuş olduğu metinler olup, aynı zamanda bizden aktardıkları anlaşılan klasik eserlerdir. Eğer batı dünyası Yunan kla¬sikleri için bizim tercümelerimize başvurmasalardı, Rönesansını gerçekleştiremiyeceklerdi. Her neyse batı artık doğudan ipek ve baharat değil şiir, iman, sevgi ve felsefe iste¬mektedir adeta. Batı biliyor ki edebiyat sarayına doğu kapısından girilir; aşk, şiir, sevgi ruha ait her ne ararsan doğuda. Belki de Said-i Nursi ‘’Osmanlı Avrupa’ya gebe, Avrupa Osman¬lı’ya gebe’’ derken bunu kast etmiştir.
Doğu düşüncesinin en büyük zaferi değişmeyeni kavrayabilmesi. Batı’da teknik ne ise, doğu da aşk da odur. Buhara, Taşkent, Semerkant ve Asya’yı bir miskinler dervişler tekkesi sananlar büyük yanılgı içerisindeler. Eğer o merkezlerde alperenler, gazidervişler elini kolunu bağlayıp hayeller âleminde yaşasalardı, o büyük Türk-İslâm me¬deniyeti nasıl doğacak, ya da nasıl gelişecek nasıl ayakta durabilecekti?
Prof.Dr Osman Turan Türk Cihan Hâkimiyeti ve Mefkûresi adlı eserinde; ‘’...Türkler’in kâmları (Korkut Atası-Irkıl Hocası) yerine İslâm Şeyhleri ve evliyası geçerken, sessiz ve kaynaşma oluyor. Türklerin alp’i, Alperen şekli ile kudsiyet kazanıyor ve İslâm, Türk’ün gazileri ile birleşiyordu. Türklerin İslâmlaşması bu sûretle sayısız din ve tarikat adımlarının emeği ile kuvvetlenmiş¬tir’’ diyor.
Hakeza meseleyi Cemil Meriç Dündar Taşerin yazdıklarına atıfta bulunarak; “Tarihte tek mucize vardır: Osmanlı mucizesi; Türk kanıyla İslâm dininin kaynaşmasından doğan bir mucize” diyor ve burada alp ile erenliğin kaynaşmasından doğan mucizeye işaret ediyor. Satırlar ilerledikçe Dündar Taşer bu mucizenin nasıl gerçekleştığini şu tarihi perspektif anlayışıyla izah ediyor. Bakın ne diyor Taşer; ‘’Osmanlı Beyliği 1299’da Söğüt’de kurulduğu zaman 400 atlıya sahip bir uç beyliği iken, 1326 Bursa fethinde Orhan Bey 38000 atlıyı ku¬manda ediyordu. Bu kısa zamanda ki asker artışı nereden ge¬liyordu? Fethedilen topraklardan toplanamazdı. Bu artışın sırrı: Millî şuur, Horasan’dan İzmit’e kadar heryerdeki Türk’ü Ertuğrul oğlunun açtığı mukaddes sancağı altına çekiyordu. Moğol ordu¬larının önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan tarikat ve tasavvuf erbabı Horasan Erenleri, devrişler, alpler, burada yepyeni bir ümit kalesi vücuda getiriyorlar... İşte bu elim vaziyette büyük mürşitlerin zuhuru başlıyor. Bunlar mağlubiyetlerin bir fitne, bir imtihan olduğunu, İslâm’ın yeniden muzaffer olacağını, onun kılıcı ve bayraktarı olacağını telkin etmeye başlıyor. Şeyhler, müftüler, müderrisler, eli kılıç kabzasına yapışan yiğitler... Söğüt Beyliği’ne sevkediliyor. Türk’ün nabzı Osmanlı Beyliğin’de at¬maya başlıyor. Bu küçük devletin fizilitesi büyük, müsamahası büyük, ideali büyük, bazılarının sandığı gibi talan ve istismar koşusu değil bu koşu. Musamaha, huzur ve adalet tesisi için göze alınan bir cihad“ ifadeleri konumuzun ruhunu yansıtır. Biraz da alperenlikten bahsedelim. Neymiş alperenlik? Nereden çıktı bu alperenlik? Demeyelim. İncelendiğinde kültürü¬müzün özünde Horasan erenlerinin ürettiği alperenlik düşüncesi yatar. Alperenlikte buram, buram aşk tüter. Bu kültürün başkahramanı Hoca Ahmat Yesevi ve onun yetiştirdiği talebeleri yani gazidervişlerdir. Alperenlik soylu bir ağaçtır, bu ağacın halkalarının herbirinde Horasan Erenleri dizilerek geleceği selamlar adeta. Her dalında binbir meyve türü bütün cazibesi ile önümüze serilir. Alperenlik, sevgilinin bakışlarındaki pırıltı, gönül¬lerdeki heyecan demek... Pir-i Türkistan’ın yetiştirdiği talebelerde iki nişân var: Biri alp, diğeri ise erenlik... Alp’e alplik katan kahramanlık olgusu, teknik ve mesleki branşlar, erenliğe ise maneviyet yani iç âlem gibi değerler renk katar.
Modern dünya belli bir insan tipi doğuruyor sürekli. Bir yüzü ile ruhsuzluk, bir yüzü ile sömürgecilik. Karmaşık bir dünyada yaşıyoruz. içinde bulunduğumuz karmaşık yapıyı çözecek Horasan erenlerinin soluğuna ihtiyaç var. Çağımızın yeni alperenleri, geleceğin diriliş nesli, ilahi aşkla dirilir, Allah aşkı varoluş sebebimiz zaten. Yüreğinde aşk ve sevgi taşımayan insanlar, yeni bir dünya kuramazlar. Kimse sevgiden söz etmiyor. Herkes bir kin kışkırıcısı rolü üstlenmiş sanki. Bu kini yıkacak tek güç sevgi olsa gerek. Horasan Erenlerinin göğsünden fışkıran sevgi er-geç birgün dirilişimiz olacaktır elbet. Horasan Erenlerinin sırrına erenler, ‘’çok’’luktan ‘’birli’’ ğe yükselmiş, dertlerden kurtulmuş ve huzuru yakalamak arzusuyla dopdolulardır. Önce iç âleme nizam sonra dünyaya nizam; Alperenlik duygusuyla hem beden nizama kavuşur hem dünya. İlayi Kelimetullah önce kalbde diri¬lir, sonra âlem-i emirle bağlantılı letâiflerde kıpırdar ve daha sonra vücuda yayılarak iç denge gerçekleşir böylece. Kelimenin tam an¬lamıyla fethedilecek tek ülke var; önce kendi ruh dünyamız. Bakışlarımızı iç dünyamıza çevirip, vehimlerden soyunmalı ki iç ve dış âleme nizam veren Allah sevgisi bir rüya değil, hakikat olabilsin. Alperen tip hem dünyevi, hem uhrevi yönü olan ya da hayatla barışık bir insan demektir. Başka bir deyişle Alp’lik; cesaret, secaat, karar, kuvvet ve tekniktir. Eren’lik ilim, fikir, hikmet, adalet, barış, terbiye, samimiyet ve mane¬viyat demek. Alperenlik ise bu ikiliğin, yani Alp’liğin ve Erenliğin terkibidir. İkisi biraraya gelince vahdet gerçekleşir. Osmanlı’nın zafer sırrını vahdet’te aramalı, işte bu vahdetle üç kıtada hükümdar olmuşuz. O ocak¬tan üç kıtaya uzanan Alperenler insanlığa bu ruhla nefes aldırdılar.
İşte bilgi çağının en üst seviyesine sıçratacak ruh, Horasan Erenlerin saçtığı gül kokusunda mevcut. Yeter ki o gül’e talip olalım gerisi kolay.
Kısaca alperenlik güzel bir duygu, anlatılmaz yaşanır....

Babası Hace İbrahim’dir, annesi Aişe Hatundur. Yesi’de doğdu. Küçük yaşta annesini, yedi yaşında iken babasını kaybetti ve ablası Gevher Şehnaz’ın yanında yetim olarak büyüdü. Ta, çocukluk çağında ileride büyük bir zat olacak davranışlarıyla dikkat çekti. Türkistan Hükümdarlarından Yesevi, ülkesindeki kuraklığın sona ermesi için bütün âlimleri toplayıp dua da bulunmalarını ister ama netice vermez. Araştırır, acaba aramıza katılmayan mı oldu? Sonunda çocuk yaşta Ahmed’in çağrılmadığı anlaşılınca haber salınır etrafa, gelsin diye. Küçük Ahmed bu durumu ablasına danışınca, ablası: ‘’ babamızın vasiyeti gereği senin tanınma zamanının gelip gelmediğini, babamızın merkadı içinde bulunan ekmek sofrası tayin edecek. Eğer sen o sofrayı açabilirsen tanıma zamanın gelmiştir, var git ‘’ der. Hace Ahmed denileni yapar, sofrayı bulup açar ve bir miktarda sofrada bulunan ekmek parçasını alarak Hükümdarın huzurunda bulunan âlimlere fatiha okutarak herkese ikram eder. Sonra babasından kalma hırkaya bürünerek dua da bulunur.. Birazdan gökyüzünde başlayan sağanak yağmur bardaktan boşalırcasına boşalmaya başlayınca Hace Ahmed hırkasından başını çıkarınca yağmur dinmeye başlar.
Hükümdar bu seferde Hace Ahmed’den kendi isminin kıyamete kadar baki kalması için dua ister. Hace Ahmed bunun üzerine şöyle dua eder: ‘’ Âlemde her kim bizi severse, senin adınla bizi yad eylesin’’ diye. İşte o gün bugün Hace Ahmed, Hükümdarın ismiyle birlikte anılır. O artık Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’dir.
Ahmet Yesevi aynı zamanda Baba Arslan’ın talebesi idi. Baba Arslan’ın vefatıyla O’nun işaret ettiği yer olan Buhara’ya gitti. Buhara’da Yusuf Hamedani’den manevi ilimleri tahsil ederek Halifelik alır. Yusuf Hameda’nın vefatıyla orda bir süre talebe yetiştirdikten sonra talebelerini Abdül Halık-ıl Gücdüvani’ye teslim ederek Yesi’ye döner. Dönüş O’nun için bir tür açılış oldu. Kısa zamanda Türkistan, Maveraünnehir, Horasan ve Harezm’ e ışığı yayıldı ve irşadı büyüdü. Kısa zaman ayırdığı vakitlerde ihtiyacını karşılamak için kendi eliyle yapmış olduğu kaşık ve kepçeleri heybeye koyar satması için öküzü uğurlardı.. Öküz de sattığı kişi, kaşık ve kepçelerin ücretini heybeye koymadıkça o kimsenin yanından ayrılmazdı ya da peşini bırakmazdı.
Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin sofilerinin sayısı yüzbine yaklaşınca çekemeyenler meclisine örtüsüz kadınların geldiğinin yaygarısını yaydılar. Bunu duyan makam sahipleri araştırır ve yalan olduğu anlaşılır. Hace Ahmed Yesevi iftira edenlerin meclisine gelir, elinde ağzı mühürlü bir kutuyu kim almak ister, ona teslim edeceğim der. Hiç kimse çıkmadı, o sırada talebesi Hâkim Ata ileri çıkınca kutuyu ona teslim ederek Horasan ve Maveraünnehir’ e götürmesini emretti. Denilen yere kutu geldiğinde herkes kutunun içinde ne olduğunu merak etti. Âlimler ve iftira edenler geldi, kutu açılınca gözlerine inanamadılar, dona kaldılar. Kutunu içerisinde bir miktar ateş ve bir miktarda pamuk vardı, ateş kıpkırmızı duruyor fakat pamuk yanmıyordu. Burada verilen mesaj; pamuk beyaz leke kabul etmez, ateş ise iftira edenleri temsil eder, ateş saf olanı nasıl yaksin ki.. Tevbe edenler oldu, özür dilediler ve bir çoğuda sofi oldu.
Merv şehrinde Mervezi namında bir âlim vardı. Güya Hace Ahmed Yesevi’ yi imtihan etmek için zihninde belirlediği üçbin meseleyi sorarak köşeye sıkıştırmak amacıyla maiyetiyle birlikte yola çıkar. Ahmed Yesevi Allah’ın izniyle geliş gayesini anlayınca halifelerinden Muhammed Danışmend’e Merveze’nin hafızasında ki üçbin meseleden bin meseleyi silmesini söyledi ve nitekim silindi de. Sonra dönüp diğer talebesi olan Hakim Ata’ya aynısını söyledi, O’da bin meseleyi hafızasında silnce geriye bin mesele kalmış oldu.. Derken Mervezi Yesi’ye vardı, huzura alındı. Mervezi Hace Ahmed Yesevi’ye; Allah-ü Teala’nın kullarını doğru yoldan ayıran senmisin’’ dedi. Pir-i Türkistan soğukkanlı birşekilde; Hele bir sakin ol, üçgün misafirimiz ol, sonra görüşürüz dedi. Üçgün sonra kürsi kuruldu, Mervezi Kürsüye çıktı. Hakim Ata Şeyhinin emriyle geriye kalan bin meseleyi de hafızasından sildi, bir şeyler konuşmak istedi birtürlü söze başlayamadı. Evraklarını yokladı, okumak istedi fakat yazılarının silindiğini gördü, sahifeler bembeyaz idi. Bu durum üzere teslim olmak zorurda kalıp tevbe eyledi, Yeside manevi eğitimden geçerek zaman içerisinde irşad için Pir-i Türkistan O’nu Horasan’a gönderdi.
Pir-i Türkistan’ ın varlığından rahatsız olan Yesi Şehrine yakın ahalisinin çoğu Hiristiyan olan Sabran (Savran, Suri) adlı bir kasaba vardı. Pusu kurdular iftira etmek için. Bir gün bir sığırı parçalayıp gece gizlice Pir- i Türkistan’ın Hanekahına (Tekke) bıraktılar. Sabah olduğun da dergâh önünde biriktiler ve sığırı aramak bahanesiyle içeri girmek istediler. Pir-i Türkistan da girin dedi ama çok üzülmüş olsa gerek ki ; ‘’ Girin köpekler, girin itler’’ demek zorunda kaldı. Bu sözü üzerine Allah’ın dostunun incinmesinin dünyadaki en ufak diyebileceğimiz cezası olsa gerek adamlar köpek şekline girip etlere hücum edip hepsini yiyerek bitirdiler. Yine de Pir-i Türkistan merhamet edince eski hallerine kavuştular. Fakat hainliklerine alamet olarak vücutlarında bir belirti kaldı. Bu izler çocuklarınada geçti.
Pir-i Türkistan hayatını sünneti seniyye üzerine tanzim etmişti. Öyle ki 63 yaşına geldiğinde Peygamberimizin vefatı aklına geldi ve bu yaştan sonra yeryüzünde bulunmayı kendine münasip görmeyip yeraltına merdivenle inen bir mezara benzeyen bir hücrede vefatına kadar ilim öğreterek, ibadet ve teatta bulunarak geçirdi. Adeta ölmeden önce ölünüz düsturunu icra ederek yaşadı. Halifelerinden Seyyid Mensur Ata yeraltındaki çilehaneyi görünce çok üzüldü. Bu düşüncelerle daracık zannettiği yerin bir ucunun doğu, diğer ucunun da batı olduğunu görünce kaygılarının yersiz olduğunun farkına vardı.
Hace ahmed Yesevi 1193 ( H.590) yılında vefat etti.
Emir Timur Han Buhara’ya gitmek üzere yola çıktığında Türkistan’ a uğradı. Rüyasında Ahmed Yesevi; ’’ Ey Yiğit Buhara’ya çabukgit, orada inşallah Fetih sana nasip olur. Senin başından çok hadiseler geçse gerek. Zaten orada ki insanlar senin gelmeni istiyor’’ buyurunca uykudan uyanır uyanmaz bu müjde karşısındaTürkistan Hâkimine çok para vererek Ahmed Yesevi’nin kabri üzerine muazzam bir merkad (türbe) yaptırmasını emreder. Şimdi hale bütün görkemiyle ayakta duran Türbe Hicazdan sonra en çok ziyaret edilen makam olma özelliğini devam ettiriyor.
Pir-i Türkistan’ın yaşadığı zamanda Karahanlılar hâkimdi, bu dönemde yetişen Türk’ün alpi dergâhında erenlik kimliği de kazanarak, Anadolu’ya kadar uzanan ve ileride Osmanlı’nın manevi hamurunu oluşturacak atılım gerçekleştirdiler. Bu gazi - dervişler arasında Mevlana Yunus ve Hacı Bektaşi Veliler gibi maneviyat büyüklerinin de doğmasına vesile olan Pir-i Türkistan’dır. Onun için Halvetiye, Bektaşilik, Mevlevilik gibi yolların bir nisbeti Hace Ahmed Yesevi’ye dayanır. Hemen hepsi bu pınardan beslenerek dalbudak saldılar ve Horasan Erenleri dediğimiz güzide topluluğu oluşturdular. Horasan Erenleri sayesinde Anadolu Moğol kasırgasına rağmen İslamlaştı ve ordanda balkanlara kadar uzanan aydınlatmaya dönüştü.
Hace Ahmed Yesevi’nin yaktığı ışık hala aydınlatmaya devam ediyor, yetmiş beş yıl Kominizm esaretinde dinleri ve dilleri unutturulmaya çalışılan Türkler’in gönlünde silinemediğini özgürlüklerine kavuşup her biri Türk-i Cumhuriyete dönüştüklerinde bile hala taptaze diri birşekilde hayatlarında yaşıyorlar ve merkadına gelip ruhuna fatiha okuyarak yad etmelerinden anlıyoruz.. Şimdi o sadece Türk- i Cumhuriyetlerin Piri değil bütün Türklerin Reisi olduğunu söyleyebiliriz. Kıyamete kadarda manevi önderimizdir. Allah ruhunu şad eylesin.
Başa dön
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel mesaj gönder E-Posta gönder
www.bayburtrehberi.com
SPONSOR

Tıklayın Bişey Kaybetmezsiniz (:







Tarih: Google Reklamları veya Bireysel Reklamlar    Mesaj konusu: Tıklayın Bizi Destekleyin !


Başa dön
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
alp
Usta Üye
Usta Üye


Kayıt: Feb 01, 2007
Mesajlar: 362
Şehir: ankara

MesajTarih: Per Ekm 16, 2008 6:46 pm    Mesaj konusu: slm Alıntıyla Cevap Gönder

O gerçekten Türklerin Manevi piridir.
Başa dön
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel mesaj gönder E-Posta gönder
alp
Usta Üye
Usta Üye


Kayıt: Feb 01, 2007
Mesajlar: 362
Şehir: ankara

MesajTarih: Pzr Nis 10, 2011 7:17 pm    Mesaj konusu: Re: slm Alıntıyla Cevap Gönder

O unutulmayacak.
Başa dön
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel mesaj gönder E-Posta gönder
muhsin
Admin
Admin


Kayıt: Dec 12, 2006
Mesajlar: 404

MesajTarih: Pts Nis 11, 2011 11:10 am    Mesaj konusu: Re: slm Alıntıyla Cevap Gönder

Böyle bir fikir babasını unutmak mümkünmü hocam
Başa dön
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et
alp
Usta Üye
Usta Üye


Kayıt: Feb 01, 2007
Mesajlar: 362
Şehir: ankara

MesajTarih: Pts Nis 11, 2011 7:46 pm    Mesaj konusu: Re: slm Alıntıyla Cevap Gönder

Paylaşımın için teşekkür ederim can arkadaşım Muhsin. Allah yar ve yardımcı olsun. Sizden ricam Şingah mahallesinden aday olan Şerefi yalnız bırakmayın, gece gündüz demeden çalışın mutlaka meclise taşıyın. Onun babasıda çiftçi benim babamda. Tarlalarda haşır neşir olmuş eli toprak kokan bir kardeşimiz çünkü.
Başa dön
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel mesaj gönder E-Posta gönder
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Mesaj Panosu -> Genel Gündem Olayları Printable version Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevap Tarih
Yeni mesaj yok PİR-İ TÜRKİSTAN AHMET YESEVİ alp Genel Gündem Olayları 0 Cum Mar 19, 2010 8:11 pm Son gönderilen mesajlar

Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group