alp Usta Üye


Kayıt: Feb 01, 2007 Mesajlar: 362 Şehir: ankara
|
Tarih: Per Ekm 29, 2009 2:15 pm Mesaj konusu: TARİHTEN BUGÜNE DEMOKRATİKLEŞME |
|
|
TARİHTEN BUGÜNE DEMOKRATİKLEŞME
ALPEREN GÜRBÜZER
İlk demokrasinin menşei Sümerlerdir. Bu yüzden S.N. Kramer; “M.Ö. 3.000 tarihlerinde ilk parlamento merasimle toplandı. O da iki meclisten mürekkepti. Bunlar:
1- Yaşlılar Meclisi (Senato),
2- Vatandaşlar Meclisidir (Aşağı meclis). Bu vaziyet karşısında insan kendini eski Atina’da veyahut Roma’nın eski cumhuriyet döneminde zanneder. O ise yakın doğudur” tarzında ifade eder. Fakat bugün ne yazık ki ülkemizde demokrasi aslında bu toprağın meyvesi olarak yeşermemiş, bilakis dışardan ithal edilmiş hep.
Ayan ve Mebusan (senato ve millet meclisi)’dan kurulu parlamento 5000 yıl önce ilk defa Sümerlerde açıldığı bir sır değil artık. Hakeza yine Orta Asya’daki göçebe Türk aşiret beylerinin halk tarafından seçildiği ve bu uygulamanın Oğuzhan devrinden itibaren bir kanun haline getirilmesi de öyle. Dolayısıyla Avrupa’daki birçok sağduyu aydınlar eski Türk idaresinin bir “mutlakıyet” değil, aksine demokrasi olduğunda ittifak etmişlerdir. Ne yazık ki günümüzde demokrasi fikri yepyeni bir akım zannedilir. Oysa bu fikri yukarda da belirttiğimiz gibi 5000 yıl önce Türk ırkı ortaya koymuştur. Bundan da daha ötesi karşımızda UNESCO’nun “Çok seslilik, tek bir dünya” parolasını asırlar öncesinden gerçekleştiren karşımızda hala hafızalarımızda taptaze canlı bir Osmanlı örneği var.
Tarihte birçok devletler kurmuş olan Türkler, adeta insanlığa demokrasi dersi örnekleri vermişlerdir. Nasıl mı? Bazen kurulan devletin adından, bazen hem idare edenlerin hem de idare edilenlerin yaşayış tarzlarında, bazen de kurulan idari mekanizmalarda bu demokratik bilinci görmek mümkün. Mesela “Uygur” terimi Batı lisanında “civition” olup Arapçadaki “Medeni” kavramı ile eş anlamlıdır. Zira “Medeni” kelimesi, Arapça da şehir demektir zaten. Batı’nın sıkça kullandığı “civil” kavramı ise vatandaş, nazik ve modern anlamındadır. İster adına şehirlilik denilsin ister modernlik ya da bir başka şey denilse de köklerimizde medeniyet ruhu her daim mevcut. Resûlüllah (s.a.v.); “Bedeviliği bırakın Medeni olun” derken medeniyete işaret etmiştir. Nitekim Allah Resulünün bu çağrısı Müslümanlar için mihenk taşı olmuş. İşte İbn-i Haldun bu hadis-i şerif ışığında kendi toplumuna bedeviyetten hadariyete geçiş çağrısı yapmış, hakeza Mevlâna da Türkmen’leri göçebelikten şehirleşmeye davet ederek aynı yolu izlemiştir. Fakat her iki bilge insan da kavimlerince yanlış anlaşılmışlardır maalesef. İbn-i Haldun bedevi Arapları bedevililiklerinden dolayı kınarken, Mevlâna da göçebe Türkmen’leri göçebe hayat tarzı yaşamalarından ötürü eleştirmiştir. Netice malum; her ikisi de yaptıkları bu öz eleştiriler karşısında önyargılı ithama maruz kalarak biri Arap, diğeri Türk düşmanı olarak nitelendirilmişlerdir. Hâlbuki her ikisi de kavimlerine karşı düşmanca tavır almamışlardı, amaçları içinde bulunduğu topluma bedeviliği ve göçebeliği terk etmeleri yönünde telkinde bulunup medeni ve sivil olmalarını sağlamaktı. Hatta Muhyiddin Arabî Hz.leri hem İbn-i Haldun’u hem de Mevlâna’yı doğrularcasına diyor ki, “İnsan çamurdan yaratılmış dünyanın cilası olmuştur” der. Evet! Hem madem insan kirlenmiş dünyanın cilası olabiliyorsa, aynen öyle de milletlerde eski alışılagelmiş basmakalıp alışkınlıklarını terk edip medeniyet olabilirler pekâlâ.
Tarih boyunca demokratik sürecin önündeki tüm engellemelere rağmen yeni ufuk arayışları bir şekilde kendine oluk bulup yoluna devam edebiliyor da. Zira göçebe dinamizmi belli bir süreç içerisinde misyonunu tamamlayarak, yani cilalanarak yerini yerleşik hayat düzene bırakmıştır.
Her ne kadar demokrasi ve cumhuriyet kavramları, isim olarak geçmişte yoksa da öz itibariyle incelendiğinde var olduğu gözüküyor. Elbette ki “Cumhuriyet ve demokrasi gibi kavramlar ancak sivil güçlerin etkili olduğu ortamlarda yaşayabilir” sözü günümüz şartları için söylenilse de, bu söz aynı zamanda geçmişte ‘Reaya (halka) hizmetin Allah’a hizmet olacağının’ şuuru ile hareket eden Osmanlı liderlerimizi de hatırlatıyor bize. Bir kere batı demokrasisinden farklı bir yapılanmamız şüphe götürmez bir gerçek olarak ortada. Dahası Beyleri Hakan yapan kurultaylar, Hakanlara ait müşavere meclisleri, divan gibi kurulu mekanizmalarımızın yanı sıra eski Türklerde şehzade ve beylerin en büyüğü denilen Yabgu ile birlikte İslâm devrimizde Melik’imiz var. Daha ötesi eski Türk hakanları müzakereler için Kurultay müesseseleri kurmuşlardı. Selçuklu ve Osmanlı’da ise “Divan” vardı.
Hâsılı, Türkler sosyo-politik bakımdan şu devirlerden geçmiştir;
— Tudunluk (boy aşireti veya köy devleti),
— Yabguluk (şehir devleti veya ilhan ),
— Hakanlık (daha ileri gelişme seviyesin de devlet yapısı),
— İmparatorluk Saltanatı (Sultanlık). Şöyle ki; Tudunluk da yönetimin lideri Tudun’dur. Meclisi ise boy beyleri meclisidir. Yabguluk sisteminde idarenin başı yabgu’dur. Meclisinin adı ise divan üyeleridir.
Hakanlık da idare önderi Hakan olup, kurultay meclisi ise müşavere heyetinden müteşekkildir.
İmparatorluk da (Saltanatta) idarenin tepesinde padişahın yanı sıra meclisinde divan meclisi, şeyhler, müderrisler, âlimler, komutanlarda vardır. Kelimenin tam anlamıyla demokrasi bugünkü manada kapitalist ülkelerde gelişen bir siyasi sistem, ama kapitalizmin tekelinde olan bir sistem değil tabiî ki. Aslında Osman Gazi’nin Şeyh Edebali gibi bir manevi Başbuğla birlikte Söğütte Osmanlı devletinin temellerini attığında, o günkü toplumun önde gelen liderleriyle “kurultay” yapması bir sivil katılımın varlığına işaret anlamına gelir ki, bu bir demokratik anlayışın delilidir.
Genel anlamda istişare sonucu işbaşına gelen yöneticilerin yönetim üzerinde ağırlık sahibi olmalarına “demokrasi” denir. Osman Gazi’de öyle yapmıştır. Bilindiği üzere Osman Gazimiz kuruluşta sivil katılımın en güzel örneğini şu teşkilatlarla başlatmıştır:
1. Ahıyan-ı Rum (Esnaf teşkilatı),
2. Bacıyan-ı Rum (Yörük kadınları),
3. Gaziyanı Rum(Alperenler ya da bir başka ifade ile gazi dervişler),
4. Abdalan-ı Rum (Abidler veya ibadet edenler).
Bu arada teşkilat isimlerinde geçen Rum ibaresini merak etmişsinizdir. Rum tabiri sadece gayri Müslimleri kapsayan bir kelime olmayıp aynı zamanda cihan hâkimiyetini amaçlayan kelime olsa gerektir. Aynı zaman da bu tabir Anadoluluk demektir. Yani, Sultanlarımıza Sultan-ı Rum (Rum Sultanlığı), coğrafyasına İklim-i Rum ya da Diyar-ı Rum (Rum Ülkesi) denilmiş. Tabir caizse Âlimine Mevlana Celaleddin-i Rum-i, Eşref-i Rumi demekten yüksünmeyen bir imparatorluğumuz söz konusudur. Dolayısıyla Anadolu anaçtır. Yani bir ananın evlatlarına kucak açması gibi tüm medeniyetlere kucak açmak demektir.
Ziya Gökalp, eski Türkler konusunda şu tespiti yaparak; “Eski Türkler başlangıçta cumhuru ve demokratik idiler, halk hakaret görmezdi. Bir demokrasi şuuru mevcuttu” diyor. Tarih şuurundan yoksun aydınlar için bir ibret dersi de Fransız De Gaulle’nin şu sözlerinde gizlidir. O şöyle der; “Yabancı erkânı ‘fantaneblau’ da misafir ederek krallarımızın iki imparatorumuzun, cumhur reisimizin oturduğu yerleri görsünler dedim.”
İşte tarih şuuru budur, bilmem bu sözlere ne eklenebilir ki.
I. Giyaseddin Keyhüsrev şehit olunca, halefinin bir “kurultay” tarafından seçilmiş olması çok önemli bir noktadır. Ayrıca Selçukluların devamlı olarak Sünni siyaset izlemeleri, aslında kendisi dışında başka türlü düşünen insanlara karşı demokrasinin savunma tedbiridir tarzında yorumlanabilir. Bir başka misal verecek olursak; Molla Kaabız İslam inancına aykırı olarak Hz. İsa’nın bütün peygamberlerden üstün olduğunu savunmuştu. Osmanlı, Molla Kaabızın yıkıcı faaliyetlerinden dolayı hemen cezalandırmayıp, aksine gayet soğukkanlı bir tavırla onu ileri sürdüğü fikirlerinden dolayı önce ispata çağrılmıştır. Öyle ki yıkıcı ve itikadı sarsacak, hatta vahdet şuurunu alt üst edecek fikirlerin bile ispata çağrılması 16. yüzyıl Avrupa’sına nazaran fikir özgürlüğü noktasında çok daha iyi konumda olduğumuzu gösterir. Üstelik Molla Kaabız’a, hatasından geri döndüğü takdirde serbest bırakılacağı teklifi de yapılmış, ama o bunu reddetmiş, anlaşılan o ki bütün yollar denenip sınanmanın akabinde ancak en son nihai olarak kendisi hakkında idam kararı verilebilmiştir. Ki, o önce dinlenmiş, savunması alınmış, hatta Kemal Paşazade ile bu konuda ilmi tartışmaya girişilmiş, üstelik bu tartışmayı da kaybetmesine rağmen bir fırsat daha tanınmış, fakat o bu imkânı değerlendirememiştir. Dolayısıyla bu durumda o büsbütün de cezasızda bırakılamazdı. Yani o günün şartlarında düşünüldüğünde bu tehlikenin göz göre göre beslenmesi demek anlamına gelecekti ki onun için idamı kaçınılmazdı artık. Netice-i itibariyle hukukun tüm kuralları işletilmiş ve derken hukukun gereği yerine getirilmiştir böylece. İyi incelendiğinde asıl fikir hürriyeti kim ne derse desin, bizim coğrafyamızda mevcut. Çünkü o devirlerde Avrupa da Katolik inancına uymayanlar diri diri yakılıyorlardı.
OSMANLI ŞEMSİYESİ
Rus âlimi Barthold, “Eski Türk devletinde Zadegânlık, cebir ve şiddetten arı idi. Halk Moğollarda olduğu gibi hakaret görmezdi ve faaliyetlerinden dolayı hemen cezalandırılmazdı. Bir demokratik şuur mevcuttu” diyor. Yine hakeza Corci Zeydan’da; “Dünyanın en hür diyarı Osmanlı ülkesidir. Orada insan Allah’a ve Padişaha çatmadıktan sonra serbest yaşayabilir” diyordu. Demek ki; tarihimize “kılıç-kalkan” devri diye niteleyenlerin Barthold’den alacağı birçok dersler olsa gerektir. O bir Rus olmasına rağmen, bizdeki “Demokrasi şuurunu” görebilen bir deha aydın tipi diyebiliriz. A. Ubucini de; “Osmanlı şeklen mutlak bir saltanat olmakla beraber esasen yumuşak bir idaredir” demekle Osmanlı Padişahlarının tebaayı Allah’ın bir emaneti olarak gördüklerini vurgular gibi. Nasıl görmesinler ki, hakanlarımız ileri derecede Rıza-i Bari duygusu taşıyorlardı. Hakeza Osmanlı da sultanlar, ulema ve umumi efkârın kontrolü altında idi. Aynı zamanda Osmanlı merkeziyetçi bir yapıya sahip olmasına rağmen demokratik zihniyetle hareket ediyordu. Yani, güç kaynaklarından biri de merkeziyetçi olmalarıydı. Bu yapılanma sayesinde Batı’daki gibi feodalite ve derebeylik oluşumların türemesine geçit verilmediği gibi bu tür aristokratik yapılanmaların önüne geçilebilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı’da feodalite yoktu, bürokratik yapıya benzeyen sipahi yapılanması vardı. Padişahlar bile özel mülkiyete sahip değildi, sadece kendilerine ayrılan “Has”ların gelirleri ile tasarrufta bulunabiliyorlardı. Ticari ve ekonomik hayatın düzenini ise Ahi teşkilatı (Ahıyan-ı Rum) sağlıyordu.
Padişahların kanuna riayetsizlikleri görüldüğünde daima halkın ayaklanmasıyla neticelenip, bu durum padişahın hal veya idam edilmesine kadar varabiliyordu. Bizim aydınlarımız ön yargıları gereği Osmanlı’ya (padişaha) “Astığı astık, kestiği kestik” gözüyle bakmışlardır hep. Oysa padişahlar halka ve nizamnamelere tabii idi. Sanılanın aksine Osmanlı’nın en nüfuzlusu padişahlar değildir, asıl karar mercii Şeyhülislâm’dır. Padişah ancak o’nun reyini alarak icraat sergileyebiliyordu. Hatta Şeyhülislamın reyine itiraz bile edemezdi. Aynı zamanda icraat bakımdan bütün yetkiler hükümet reisi olan ve halk içinden yetişen sadrazamın omuzlarına yüklenmiştir. Şeyhülislâmlar, sadrazamlar ve âlimler çoğunlukla köylü çocuklarıydı. Yani halktan insanlardı. Bu yüzden bizde zadegânlık görülmemesi bu yapılanmadan dolayıdır. Bizim tarihimizde halkı ezen, ona eşya gibi bakan bir rejim asla olmamıştır. Sadrazamın, yani bugünkü anlamda başbakanın kötü idareciliği halkın isyanına sebep olursa padişah onu mesul gösterir ve tahtından indirilirdi. Kanunun mümessili asla padişah değil, ulema ve ümeradır. Her iş, işin ehline tevdi edilirdi. Şeriat meseleleri kadıya, hukuki mesele hâkime, resmi ve halk işleri hükümet başkanı veya yetkili memurlara havale edilirdi. Özellikle azamet (yükseliş) devrinde millet padişahlara değil, aksine padişahlar millete tabii idi. Kaldı ki Osmanlı sultanları “Cuma Selamlığı”na çıkarken muvazzaf bir tabur asker; “Mağrur olma Padişahım senden büyük Allah var” diye devamlı tempo tuttururlardı. Böylece yönetenlere bu dünyanın fani olduğu ve padişahta olsan, başkanda olsan, her ne olursan ol öldüğün zaman herkesin er kişi niyetine musallaya konulacağının rabıtası yaptırılırdı. Bu uyarı aynı zamanda sivil güçlerin demokratik şekilde padişaha görev şuurunu hatırlatma temposudur. Bizde bu yüzden parlamentoya ihtiyaç duyulmamıştır, o zamanki şartlarda gerekte yoktu zaten. Çünkü parlamentoyu aratmayacak meşveret meclisimiz vardı, yani ehli hal akd zümresi söz konusu idi. Bu zümreyi özellikle umera ile ulema oluşturuyordu. Umera günlük meselelere vakıf kesim, ulema ise kanunları yorumlayan ve nizamnamelerin oluşmasında en büyük pay sahibi bilge insanlardan ibaretti. Bu tablo iyi okunduğu takdirde Avrupa’ya göre çok daha ileri boyutlarda bir demokratik süreç yaşadığımızın fotoğrafı ortaya çıkacaktır elbet.
Osmanlı teokratik devlet değildi. Bilindiği gibi Teokratik devletlerde devlet başkanları aynı zamanda dini liderdir. Bizde asla böyle bir durum yok, olamazda. Devlet yönetimimiz hanedandı, tıpkı bugünkü İngiltere, Belçika, Danimarka, Hollanda da olduğu gibidir. Avrupa ortaçağda kral ve ona bağlı ruhbanlar tarafından yönetilirdi. İngiltere, Belçika Hollanda, İspanya, Danimarka, Norveç ve İsveç’te krallığın yanı sıra aristokrasiyle yönetilirdi. Tüm bu gerçeklere rağmen birde bize Cumhuriyetçilik dersi vermeye kalkışmazlar mı? Aslında suç onlarda değil, asıl hata bizde. Biz altın değerinde teşkilat yapımızı çoktan kaybetmekle batıya muhtaç hale geldik. Bu yüzden, hani nerde kendi haşmetini ülke halkının saadetinde arayan Osmanlı diye haykıransımız geliyor içimizden.
Bilindiği gibi Osmanlı, iş bölümünden tutunda dayanışma ve yardımlaşmaya kadar hemen hemen her alanda tüm demokratik mekanizmalara sahipti. Reaya (halk)’nın üretim faaliyetiyle birlikte vergi ödeme gibi görevleri vardı. Dolayısıyla üretim faaliyetlerinde özel mülkiyete sağlanan hürriyet anlayışı Türklerde köleliğin meydana çıkmasına engel olmuştur. Çünkü kölenin mülkü olamaz. Osmanlı’nın iktisadı temeli devletçilikti, ama özel kesimi de devlet hizmetinde kullanan bir devletçilik söz konusudur. Ulemanın ise sadece din, yargı ve eğitim vazifesi esastı. Bundan dolayı Hacı Bayram Veli gibi yüce bir âlim I. Murat’a; “Bu ümmetin hukukunu sana sorarlar, terbiyesini (eğitimini) ise hocalara ve mürşitlere sorarlar. Terbiye edilmiş milleti idare Sultana aittir. Milletin seviyesi düşerse vebali hocaya aittir” der. Bu sözlerden de anlaşıldığı üzere Osmanlı’da toplumun bütün kesimlerinin cemiyet hayatında kendi paylarına düşen görev veya iş bölümüne dayalı bir örgütlenmenin varlığını hissederiz. İşbölümü, dayanışma ve yardımlaşma gibi değerler sadece dünün değil, bugünün de konusu. Üstelik bu değerler demokrasinin “katılımcılık” ilkesinin ruhunu da oluşturuyor. Kanuni Sultan Süleyman: “Bir memleketin hakiki efendisi reayadır (halktır)” sözleriyle tarihten bugünümüze yansıyacak demokrasi dersi verecek nitelik taşıyan bir çağrı yapıyordu adeta. Sosyal hayatta ilgi alanıyla ilgili her hizmet herkese açıktı, buna Padişahta dâhil. Nitekim bizde Padişah taç giymez, kılıç kuşanırdı sadece. Bizim kılıcımız adaletin simgesi hükmündedir çünkü.
Tarihi demokratik geleneğimiz burada bitmez, dahası var. Şöyle ki Meşrutiyetçiliğin yanında mahalli birimlere de serbestiyet tanınmıştı. Çünkü İslâm’ın ferdin cemiyet içinde önerdiği duruşu şahsiyetçiliktir. Dolayısıyla İslam’ın tasvip ettiği gerçeklerden hareketle Osmanlı; devletin sadece düzenleyici, yönlendirici ve umumi planlayıcı rol üstlenmesi gerektiği sonucunu çıkarmış ve uygulamışta. Demek ki; Devlet müdahaleci olmamalıymış. Üstelik müdahalecilik demokrasinin özüne de aykırıdır. İslâm da ise müdahale yerine kontrol müessesesi söz konusudur. Demokraside ancak halk tarafından kontrol esastır. Yani halkın yöneticileri belirleme, seçme ve denetleme hakkı vardır. Oysa İslâm’da halkta kontrol edilir. Yani, bir nevi karşılıklı otokontrole dayalı sirkülasyon denilen tabandan tavana ve tavandan tabana dönüşümlü karşılıklı hoşgörü ağı söz konusudur adeta. Zaten tek yönlü kontrollülük totalitarizmi doğururdu. Anlaşılan İslâm sayesinde “Padişahlar-Ordu-millet-âlimler vs.” el ele, gönül gönüle dediğimiz birlik fotoğraf karesi ortaya koymuşlardır.
Türkler hem hürriyeti hem de disiplini severdi. Asla kendilerine sırf hürriyeti esas alıp ta gevezeliği vakarlarına yakıştırmazlardı. Batıda disiplinden mahrum hürriyet olduğu için alabildiğine sonsuz konuşma, lakaytlık almış başını giderken beraberinde de toplumda kimlik krizi denilen çözülmeler meydana getirmiştir. Dolayısıyla başıboş, birbirlerinden kopuk, iletişimsiz insanlar türedi. Biz hürriyeti Allah’a teslimiyette gördük. Hatta O’nu andıkça gerek objektif gerekse sübjektif sahte mabutlardan sıyrılarak gerçek özgürlüğü benliğimizde hissettik. Onun için Tasavvufta hürriyet; “Bağlan, hür ol ve kurtul” prensibi ile izah edilir. Evet! Hürriyet hakikate esaret demektir, bu esaretlik kula kul olmak köleliği değil. Bu durumu Allah’a abd olmakta hürriyeti yaşayan bilir ancak, yaşamayan nasıl bilsin ki? Kişi yaşamadığı şeyin cahilidir derler ya onun gibi bir şey. İslâm’da hürriyet “Allah’tan başka ilah tanımamaktır” şeklinde ilan edilmesine rağmen beşeriyet bugün kendi elleriyle icat ettikleri suni putların esareti içinde yaşamakta, bu konuda inatçılığını sürdürmekte hala ısrarlı gibilerde.
İslâm, aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya yapılanmayı öngörerek, demokrasiden de daha ileri safhada mükemmel bir evrensel mesajlarla yüklü eşsiz bir konumda yer alıyor. İslâm, hürriyet içinde gelişmeyi öngörür. Hürriyet demokratikleşmenin anahtarıdır çünkü. Bugün gelinen noktada sürekli sistem denemelerinin önümüze koyduğu tablo hiçte iç açıcı değil. Şöyle ki, yapboz denemelerin sonucunda kimi paranın esiri olmuş, kimi patronların, kimi parti liderinin, kimileri ideolojilerin, kimileri de kadının esiri olmuş vaziyette. İnsanoğlu ne zaman ki bu sahte mabutlardan kurtulup Allah’ın ipine sarılırsa, işte o zaman gerçek hürriyete kavuşacaktır elbet. İmam Şafi bakın ne diyor: “Allah seni hür yarattı, o halde hür yaşa” beyan buyuruyor. Demek ki; “abd” olmadan efendi olunamıyor, her şey abd olmakta esrarını koruyor. Padişahlar da Allah’ın kulu (abdi)’dur zaten. Bakın, Moltke; “Türkler kölelikte dahi Garbın idrakinden çok ileridedir” beyanıyla Türk’ün Allah’a köle olmakla hürriyetin lezzetini tattığını vurgulamak istemiştir. A. Ubicini de şu sözleriyle toprağımızdaki serbestiyeti dile getirilerek; “Türkiye’de Katolik, Paris ve Lyon’dakinden daha serbesttir” diyor. Tüm bu veciz sözlerden hareketle şöyle sonuca varabiliriz; Evet! Allah’a köle olan padişahlarımız gayri Müslimlere bile serbest yaşamalarının zevkini yaşatmışlardır. Mesela Fatih, yeni patriği tayin ve himaye ederek Hıristiyanların kalbini kazanıyor. Hatta Patriğe bir arsa dahi hediye ederek gönüllerini fethetmiştir. Bilindiği gibi 15. asırda İspanya’da Engizisyon zulmünden inim inim inleyen Yahudiler, Osmanlı’nın hür diyarına (iklimine) sığınmışlardır. Hakeza yine Rus kilisesinin ezdiği Kazaklar hürriyeti Osmanlı idaresinde buldular. Öyle ki, Osmanlı demokratik hürriyetçi anlayışıyla Bizans halkına “Latin şapkası görmektense Türk sarığı görmek daha yeğdir” lafını dedirttirebilmiştir. Fr. Grenard, Osmanlı’nın icraatını överek; “Osmanlılar hiçbir zaman milliyetler tezadına ve mezhep mücadelelerine fırsat vermemiştir” der. Hâsılı, Osmanlı’da hürriyet, kurallı davranma ve yaşam biçimi çerçevesinde değerlendirilebilir. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı şems’ti, yani bir güneş gibi cihanı aydınlatan bir cihanşümul bir devlettir. Biz onların kıymetini bilmemişiz, ama el bilmiş ya, bu da yeter. Bunu düşünmekte fayda var bir kez daha.
TANZİMAT DÖNEMİ
İngiltere Osmanlı devleti üzerindeki gücünün azaldığını fark edince bağrımızda taşıdığımız gayrimüslim azınlıklar üzerinden siyaset izlemeye başlar. Buna ilave olarak padişahın yetkilerini kısıtlayacak Babıâli adı altında bürokratik hükümete bağlı saltanatı ikame edecek girişimler başlatır. Artık bu noktadan itibaren sadrazam, yani bugünkü manada başbakanlık padişahlığın dışında ayrı bir güçtür. O halde neydi bu Tanzimat? Avrupalılara hoş görünmek adına ilan edilen bir ferman değil miydi? Oysa Tanzimat Tanzimat diye övdükleri reformlarının arka planında asıl imza sahibi İngiliz Büyükelçisi Lord Kaning’tir. Ayrıca Tanzimat’a cemiyeti batı dünyasına satıhta (yüzeysel) itme davası diyebiliriz. Tanzimat aynı zamanda Babıâli’nin Avrupalılaşmasıdır. O yıllar da bürokrasi halktan da saraydan da kopmuştur. Nasıl mı? Edebiyat desen gölge edebiyat, düşünce desen o da gölge düşüncedir adeta. Tanzimat edebiyatı ile servet-i Fünun arasındaki belirgin farka bakıldığında; Tanzimat edebiyatının devlete karşı, Servet-i Fünun ise topluma karşı olduğu görülecektir. Tanzimat reformları diye nitelendirilen ilkeler aslında batıdan aktarma formüller olup, üstelik liderlerin beklediği sonuçları da vermemiştir. Çünkü Tanzimat’tan beri bütün reformlar tabandan değil, üstten gelmiştir. Dolayısıyla bu süreçte merkez-kenar çelişkisi zirvededir.
III. Selim Tanzimat’a egemen olan haleti ruhiyenin ilk habercisidir baştanbaşa. O daha çok Fransızların aldatıcı cazibesine kapılmıştır. Oysa Fransa’dan monte edilmeye çalışılan yenilik içeren kavramlar daha çok burjuva sınıfının iktidara ele geçirmek için kullandığı kavramlardı. Hatta III. Selim gerilemenin nedenlerini Medreseye bağlamıştı. Anlaşılan o ki; bundan sonra tarihin ivmesi gericilik ve yenilik kavramları etrafına kayıp, bu kavramlara endeksli manevra alanları oluşturularak netice alınma cihetine gidilecektir, öylede olmuştur zaten. Zira II. Mahmut da yenilik adına ortaya çıkmıştı. Oysa “yeni” demek hakikat demek değil ki, felaketler de “yeni” olabilirdi pekâlâ. II. Mahmut gerilemeye sebep olarak; Yeniçeri ve Bektaşiliği gösteriyordu o sıralar. Dolayısıyla Tanzimat, Sultan Mahmut inkılâplarının neticesinin yansıması denilebileceği gibi burjuvazisi olmayan bir toplumda devlete burjuva elbisesi giydirilmesi hareketi de diyebiliriz pekâlâ.
II. Abdülmecit ne yaptı derseniz, o da Gülhane Hattı Hümayunu ile ülkemize liberalizmin girmesini sağlamıştı. Peki, Liberalizmin öncülüğünü kim yaptı? Kuşkusuz Mustafa Reşit Paşa yaptı. Yani, Tanzimat Koca Mustafa Reşit Paşa’nın şahsi gayretlerinin neticesidir. Büyük Reşit Paşa, bu uğurda 1838 ticaret anlaşmasını imzalayarak yola koyulmuştu. Netice malum; dışa bağımlılık… O halde, Kanun-i Esasi kimin eseri? Elbette ki Mithat Paşa’dan başkası olamazdı. Mithat Paşa evvela meşrutiyeti ilan edince, sonuç olarak ırklar haritasını andırır meclis ortaya çıkıverdi. Aslında, başımızı önümüzden kaldırıp düşündüğümüzde 93 Harbi ve Ayastafenos hengâmesinde aklı başında herhangi birinin böylesine bir maceraya tevessül eder mi, ya da darbe düşünür mü? Maalesef bizde böyle şeyler oluyor, üstelik normal girişimmiş gibi de karşılanıyor da. Bu yüzden Mithat Paşanın göklere çıkarılmasına şaşmamak gerekir.
Hâsılı, sürekli gerilemeye doğru gitmemizi veya düşüş sürecini Gülhane Hattı Hümayun, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyetle durduracağımızı sandık. Nasıl ki bugün tepeden inmeci militan demokrasinin yeterli olduğunu düşünenler varsa, dün de Tanzimat’ı yeter sananlar vardı. İşte bu kısır döngü içinde, bu seferde Cumhuriyet döneminde geri kalmışlığımız Nakşîliğe bağlandı. Bu yüzden Cumhuriyet, Tanzimat’ın bir değişik neticesidir diyebiliriz. Demek ki, o günlerin galibi olan resmi izahlar, kabahati kendilerinde aramamışlar, bilakis tüm problemlerin kaynağını ya medreseye, ya yeniçeriliğe, ya Bektaşiliğe, ya da Nakşîliğe yüklemişlerdir. Hep kolay olan yol tercih edilmiş, her ne hikmetse proje üretmek yerine kılıf üretmek yeğlenmiş.
Ya II. Mahmut’a “Gâvur Padişah” denmesine, ya da Patrona ve Kabakçı isyanlarını hemen önyargılı bir şekilde bir irtica hareketi kategorisine koyup tarihi çığırından çıkartmaya yeltenmeye ne dersiniz? Oysa tarihi objektiflikle olaylar analiz edildiğinde bu tür tepkilerin sembolik yeniliklere karşı reaksiyoner niteliğinde hareketler olduğu anlaşılacaktır.
Tanzimat’tan sonrası yaşanan reaksiyoner tavırlarda pek farklı değil, coğrafyamızda sürekli seçilmişlerle tayinli kurumlar arasında hep zıddiyet yaşanmıştır, bu böyle gelmiş böylede devam edecek gibide. Maalesef bu zıtlaşmalar bugünlere kadar uzanıp, bürokrasinin halkın seçtiklerine direnmesi şeklinde yansımıştır. Tanzimat öncesinde böyle bir uyumsuzluk göremezsiniz. Çünkü o yıllarda ıslah ve yapıcılık söz konusudur. Tanzimat sonrası ise koskoca ulu çınar ağacımız tarihin sayfalarına devletsiz ve kefensiz defnedildi.
SULTAN ABDÜLHAMİT HAN
19. asır ortasından itibaren bağrımızda taşıdığımı topluluklarla adeta diplomatik satranç oynanıyordu. İşte bu noktada Sultan Abdülhamit Han İngiltere, Rusya ve Fransa’nın domino taşı diyebileceğimiz hamlelerine karşı Tanzimatın yürüttüğü koruyucu politikalarına son vererek devletin dizginlerini eline almayı bilecektir.. Hatta o bir yandan 1870’te Özbekler Tekkesi Şeyhi Buharalı Süleyman Efendiyi Türk topluluklarının şeceresini, isimlerini ve nüfuslarını kayıt altına almak ve aralarındaki dil birliği sağlamak adına oralara göndererek kendisinin kontrolünde Turan kongresi düzenlemesini sağlar, öte yandan İslam dünyasını İstanbul’a bağlayacak Teşkilatı Mahsusa marifetiyle lobiler oluşturup ittihadı İslam’ı gerçekleştirmek hedeflenir, diğer yandansa uzak doğuda Japonlarla işbirliğine gidilerek emperyal güçlerin domino taşlarını yerle bir edecek adımlar atarak tarihe geçer. İşte hem Pantürk politikaları, hem İttihadı İslam hem de Müslüman ve Türk olmayan doğuyu kapsayacak entegrasyon buna derler. Dolayısıyla Ulu Hakan bir siyaset dehasına özgü bir şekilde kendisine ne tek başına Türkçü, ne İslamcı, ne de tek başına Hümanist denilemez. O bunların ötesinde “Çokluk içinde Birlik ilkesini” benimsemiş bir dehadır. Böylece İngiltere, Rusya ve Fransa’nın çok övündükleri domino taşları diyebileceğimiz teorisi Ulu Hakan sayesinde kendiliğinden çürümüş oluyordu. Bu yüzden bu satrançta batı, hatta Rusya’da dahil bu süreçten mat olma korkusu yaşıyordu. O halde üçlü sacayağın domino taşlarının yerli yerinde oynamasına engel Abdülhamit halledilmeliydi, ama nasıl? Aşağıdaki satırları izleyelim bakalım nasıl bir tablo çıkacak, o zaman meramımızı dile getiririz sanırım.
Sultan Abdülhamit Han Mabeyin Başkâtibi Tahsin Paşa’ya: “Bir hükümdar için lazım olan şey, memleketin menfaatidir. Eğer bu menfaat Kanun-i Esasi’nin ilanında ise o da yapılır. Fakat iyi tatbik olunur mu? Türk’ün menfaati mahfuz kalır mı? Burasını kestiremiyorum. O sahte ıslahatın başına ben geçmeliyim. İngiltere’nin oyunlarını boşa çıkartmak için yegâne çare budur. Akılları başlarına gelince devleti uçuruma sevk edebileceğini belki nihayet idrak edebileceklerdir” der. Ulu Hakan’ın bu müthiş tespiti kısa zamanda tecelli etmiştir. Ulu Hakan, şu sözleriyle kendisini istibdatçı suçlamasında bulunanlara demokrasi dersi vererek diyor ki: “...Bir hürriyetin taşkın mevcudiyeti de, büsbütün yokluğu da tehlikelidir. Her şeyden önce bir memleketin hürriyet kültürüne karşı hazırlanmış olup olmadığı tetkik edilmelidir.” İşte Osmanlıyı 33 yıl daha ayakta kalmasını sağlayan ve izlediği denge politikaları ile çöküşünü geciktiren Ulu Hakan Abdülhamit Han bu. Ve dile kolay 33 yıl içerisinde Ulu hakana bağlı hafiyeler ile İngiliz casus örgütleri kıran kırana Osmanlı coğrafyasının tüm sathında kıyasıya savaştı. Kazanan İngiltere’nin Tanzimat’la Osmanlı devletine giydirmeye çalıştığı deli gömlek değil, gömleği üzerimizden çıkaran Ulu Hakandır elbet. Tüm bunlara rağmen onun devletin dizginlerini yeniden toparlamasını keyfi yönetim olarak tevil edildi. Tabii bu arada Ermeni komitecilerinin ona taktığı “Kızıl sultan” lakabı da işin cabası.
Batı, hürriyet getiremediği gibi, yerli kültürleri de kurutmuştur. Koca Reşit Paşa, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Hüseyin Avni, “Enver-Talat-Cemal” üçlüsü ve daha niceleri batının hürriyet piyasasında şişirilmiş elemanlarıdır aslında. Bir yandan gayrimüslimler bağımsızlık, diğer yandan Tanzimat aydınları hürriyet naraları atarken ne dersinizi bu durumda Ulu Hakan, Mithat Paşa’nın meclisini kapatmayıp da devletin yok olmasına izin mi verseydi? Üstelik Mithat Paşa’nın özgürlükten anladığı padişahın tekrardan devletin dizginlerini ele almasına karşı önlem alınması gayesi güden siyasi bir hürriyetti; meclisi ise kavimler haritasıydı. Kurulan Meclisi Mebusan’ın kahır ekseriyetini azınlıklar ve gayr-i Türkler teşkil ediyordu. Zira Mithat Paşa o kadar ileri gitti ki Sırp, Bulgar komitecileri, hatta o günün anarşist azınlığı ile İslâm gençlerini bile İstanbul’da kol kola yürütmüş ve Hilâl’in yanına bir de Haç taktırmıştır ki biz o zaman Hilal’i düşürmüştük bile. İşte bu gerçeklerden hareketle Abdülhamit Han, “Ya meclis, ya devlet” şıklarından birini tercih etmek zorunda kalmıştı. O, tercihini devletten yana koymalıydı, koydu da. Zaten Abdülhamit döneminde ferdi özgürlük vardı, siyasi hürriyet ise hasta yatağında olan Osmanlıyı bitirirdi. İttihatçılar sürekli mesele çıkarıyorlardı, dahası hilafete karşı çıkarak meşrutiyet düsturunu (Zira İslam istişareyi emrediyor) ve kuralını kendi siyasi emelleri uğruna sömürüyorlardı. Oysa Osmanlı yıllardır tüm insanlığı kapsayacak evrensel mesajların ışığında hürriyet kadar disiplini de beraberinde getiren “nizam-ı” gerçekleştirmişti. Bu nizam sayesinde Metternich Tanzimat harekatının başındakilere yazdığı mektupta; “..Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Siz (en iyisi mi) Türk kalınız..” diyordu bu yüzden. İşte Osmanlıyı iyiyi kötüden ayırt edemeyecek kadar toy jön Türkler ile Selanik komitecileri bu.
Abdülhamit Han devrinde bazı aydınlar İngiliz, Fransız ve Alman politikasına adapte olmaya çalışıyorlardı. Hatta o sıralar Akif’te Almanya’yı kurtarıcı gözüyle görüyordu; “Değil mi bir anasın sen, değil mi Alımansın...” diye. Bu şiir, Akif’e gölge düşürebilir mi? Elbette ki düşürmez, sadece bu şiir o devrin toplumsal ve siyasi şartları içinde, o anki aydın sınıfının dil sürçmesi ya da saf yanılgısından öteye geçemez. Ki; aynı Akif yeri gelince: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”, “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı bir duvar, benim iman dolu göğsüm (Serhaddim) var” diyerek gök kubbeyi çınlatmıştır adeta.
Bir demokrasi dersi de Abdülaziz’in veziri Ali Paşa’nın 40 sayfalık risalesinde mevcut. Bu 40 sayfalık risale; bir çağa değil, bütün çağlara hitap eden fikir abidesidir. Ali Paşa; “Öğütlere daima kulak verdik. Tenkitlerde iki şey aradık. Biri terbiye, diğeri ise samimiyet... Hürriyetsizlik her türlü fesadı kolaylaştırır. İlk iş tam hürriyet” diyordu.
Meğer Tanzimat ülke medeniyetinin tam terki ve asimilasyonuymuş. İslâm ise bu ülkenin tek yerli ülküsü… Ya İdeolojiler? Onlarda bu ülkenin kefenini soymayı bekleyen reçetelerdir. Öyle ki ilk önce Fransız etkisinde kaldık. Ondan sonra Alman üniforması giydik bedenimize. Almanya mağlup olunca Amerikan kıyafetini kabul ettik. Derken Fransız kaideleri Türk kanunu oluverdi biranda. Böylece ister istemez Osmanlı varlığını yitirmiş oldu. Tanzimatçılar, Jön Türkler, Genç Osmanlılar, Meşrutiyetçiler belki de iyi niyetli insanlardı. Fakat sırf iyi niyetle akıllı politikalar kazanılmıyor maalesef, bilgisizliklerinin kurbanı oldukları besbelli. Bilgisizliklerinden dolayı, kökü dışarıdaki ideolojilerin paravanlığını yaptılar. Üstelik yapıcı politikalar geliştiremedikleri gibi, kendilerinden dahi habersiz bir halde, Osmanlının çöküşüne sebep oldular. I.Meşrutiyet, II. Meşrutiyet özentisi derken nihayet üç kişinin (Talat-Cemal-Enver) gafletiyle I. Cihan harbine sürüklendik. Nitekim İttihat ve Terakkinin ilk nüvesi, 1989 yılında sözde değişim öncüsü 5 (beş) satıhçı(yüzeysel) delikanlı tarafından kurulmuştur. Maalesef yenilik hareketi öncüleri ürettikleri kriz senaryolar neticesinde 170 senede coğrafyamızın sınırlarını 20.000.000 km² den 780.000 km²’ye çektiler. Hele şükür yine de düşerken bile dünyanın altıncı devleti idik, bu Osmanlı’nın kolay bir lokma olmadığının, yani gücünün bir göstergesidir. Zira Osmanlı dışardan yıkılmadı içten çökertildi. Yinede devletsiz iktidar olan İttihatçıların yaptığına hainlik demiyoruz, dikkat edin gaflet diyoruz. Hainlik kavramı etik olarak bizim eğilimimize uymaz. Bir kişiye hain demek kolay, ama o devrin şartlarını incelemek, o dönemin aydınlarının sosyolojik değerlendirmelerini araştırmak ve analitik tahlil yapmak zor olsa gerektir? Biz her nedense kolay olanı seçiyoruz. Ya kişileri yüceltiyor ya da karalıyoruz. Fakat bu ilmi yaklaşım sayılmaz. Bir insan saltanatçı, meşrutiyetçi, cumhuriyetçi, şucu, bucu olabilir, ama bu durum geçmişe sövmeyi gerektirmez. Cumhuriyeti sevdirelim diye Osmanlıyı habire karalayıp dil uzatıyoruz. Batının şekli görünümünün cazibesine kapıldık çünkü. Tek rehberimiz içi boş sloganlar, kavramların tılsımına kaptırmışız bir kere. Hürriyet, eşitlik, adalet ve meşrutiyet gibi ulvi kavramların içini bir türlü dolduramadık. Bu güzel kavramları özde değil sözde telaffuz ettik, hep kalbimize değil dilimize doladık. Bizler değil miydik hep satıhta yenilik arayışına giren. Umarız bir gün son bulur bu tavrımız.
CUMHURİYET DÖNEMİ
İmparatorluktan cumhuriyete geçmek doğru bir adımdı. Belki de Osmanlı Sultanlarını bile hayallerini süsleyen bir düştü, ama imparatorlukların olduğu dönemde bunu dillendirmek lüzumsuz olsa gerektir. Zaten imparatorlukların dağılmasıyla birlikte imparatorluğun lüzumu da kalmadı. Nitekim Cumhuriyete geçişimizde Büyük Millet Meclisinin kararıyla gerçekleşmiştir. Amasya tamimi, Sivas Kongresi, Erzurum Kongreleri vs. bunun en tipik delilleri. Fakat sonraki yıllarda gereksiz kaygılardan olsa gerek rejimin muhafazası için istiklal mahkemeleri kuruluverdi. Maalesef mahkemenin isteği doğrultusunda, kurulmakta olan muhalefet partisi veya kurulmuş olan “İttihat ve Terakkiperver Fırkası” kapatılmıştır. Üstelik antidemokratik uygulamalar tek parti despotluğunun ömrünü de uzatmıştır. Zira milli mücadele öncesi muhalif parti olmasına rağmen, milli mücadeleden sonra tek parti sistemi gelmiştir. Şeyh Said isyanı bahane edilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılarak Takrir-i Sükûn kanunu çıkması sağlanmıştır. Bu yüzden Kazım Karabekir Paşa meclis müzakerelerinde: “İstiklal mahkemeleri istiklal savaşına aittir. Biz Şeyh Said’e karşı istiklal savaşı mı veriyoruz?” der. Kaldı ki milli mücadelenin başarılmasında ulemanın çok büyük rolü olmuştur. Gerçekten de I. Büyük Millet Meclisinde birçok müftü ve medreseli vardır. İstiklal mahkemeleri Kazım Karabekir’inde belirttiği gibi maksadını aşan görev üstlenmişti. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kapatmakla iş bitmemiş Serbest Cumhuriyetçiler “irtica avı!” muamelesine maruz kalarak kıyım yapılmıştır onlara. İskilipli Atif Hoca, Süleyman Hilmi Tunahan, Bediüzzaman Said Nursi ve daha niceleri bu kapsam alanına dâhil edilerek son devrin mazlumları olmuşlardır. Kendi Özvatanlarında yabancı muamelesi gördüler hep. Gerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkanın kapatılmasında, gerek serbest Cumhuriyet Fırkasına tahammül edilemeyen çok partili devrede Millet Partisinin kapatılması, gerekse Demokrat Partinin önünün kesilmesinde İsmet İnönü’nün rolü olduğu şüphe götürmez bir vaka. Milli Şef Cumhuriyet tarihinde fırka (parti) yemekle ün kazanmış biridir zaten.
Nihal Atsız der ki; “Görünüşe göre demokrasiye doğru gidiyoruz. Fakat bu gelişme tabii şartlar içinde olmuyor. Demokrasinin gelişmesi iki şekilde olabilirdi. İktidarın genel rızasıyla (bunu vermesiyle), yahut halkın bunu zorla almasıyla. Hâlbuki bugün, şahidi olduğumuz gelişme bir dış baskının neticesidir. İstenildiği kadar inkâr olunsun, Amerikan zaferi sonundaki dostane baskı olmasaydı bugün Türkiye hala koyu bir istibdatla idare olunacaktı. Halk partisi Alman zaferinin parlak günlerinde demokrasi aleyhtarlığı yaptığı gibi demokrasilerin zaferinden sonra da hiç şüphesiz kendisinin demokrat olduğunu iddia edecekti. Fakat bu bizim demokrasiyi kabulümüz değil, demokrasinin zorla hululüdür. İşte anormal olan budur” diye yorum yapar. Atsızın ifadelerinden de anlaşıldığı üzere, İsmet Paşa’yı tek partili hayattan çok partili devreye geçişin kahramanı göstermek, hedef saptırmaktır. Bugün de demokratikleşmeyi, Avrupa istediği için mi, yoksa milletimiz buna layık olduğu için mi istiyoruz sorusu çok önemli olsa gerektir.
21 Temmuz 1946 seçimleri tek dereceli ama “açık oy, gizli tasnif” esasına dayandırılmıştı. Şaibeli seçimlerden sonra devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu istifa etti ve ardından yeni hükümeti CHP fanatiklerinden Recep Peker kurdu. Bu arada Meclis toplanıp, CHP’nin oylarıyla İsmet Paşa’yı Cumhurbaşkanı seçmiştir.
27 Mayıs’tan evvel DP iktidarının Tahkikat Komisyonu kurması bahane edilerek ihtilale zemin hazırlanmıştır. Oysa Tahkikat Komisyonu yasama gücünü sağlayan bir kontrol müessesesidir sadece. Prof. Ali Fuad Başgil bu konuda; “Askerle talebenin kucaklaştığını görünce, harekâtın orduya sirayet ettiğini üzülerek gördüm. Kendi kendime eyvah bu iş tamam dedim, artık Menderes hükümeti gitmiştir” diye kaygılarını dile getirir.
Cemal Madanoğlu tavrını İsmet Paşa tarafından yana koyup, komite içinde 14’lerin yurt dışına çıkarılmasında etkin rol oynamıştır. O yıllarda geçici Anayasa’yla Türk milleti adına hâkimiyet hakkı MBK (Milli Birlik Komitesi)’nin eline geçmişti. Tabi Senatörlük fikrinin babası da İnönü’dür. Milli Şef, kapatılan DP’nin teşkilatlanmasına fırsat vermeden hemen kurucu meclisin teşkilini sağlamış ve böylece Temsilciler Meclisi CHP meclisi haline gelmesini sinsice sağlamış oldu. Artık CHP bu sinsi planıyla derin bir soluk almıştır. Çünkü 58. esas sayılı kanunla DP’liler seçimlere katılmayacaktır. Kısaca Necip Fazılı Kısakürek’in ifadesiyle 27 Mayıs, yeniçeriliğin bir tür kansız olarak hortlayış şeklidir. Bu hortlayışı daha çok fötr şapkalı bazı mebuslarda daha belirgin halde görüyoruz.
Bir gün Necip Fazıl, Mareşal Fevzi Çakmak’a memleketin içindeki meseleleri anlattıktan sonra şu soruyu yöneltir:
“- Niçin dur demiyorsunuz felaketlere?”
Fevzi Paşa bu soruya cevaben:
“- Ben Yeniçeri değilim ki!”demiştir. Bu müthiş cevap Fevzi Çakmak’ın totaliter ve dikta anlayışından çok uzak olduğunu ve ancak bu hoşgörüsünden dolayı “Kuzu Paşa” lakabı takılmasına neden olmuştur. İsmet Paşa ise sert uygulamalarıyla “Milli Şef” lakabı almıştır. Fevzi Paşa ile İsmet Paşa arasındaki anlayış farkı bu olayla netleşmiştir. Milli Şef döneminde Ruslara hoş görünmek için Türkçüler bile “tabutluklara” konmuştur. Anlaşılan her taşın altında İnönü çıkıyor.
Milli Şef diktatörlüğünden kurtulmak isteyen halk, çareyi DP’yi iş başına getirmekte bulmuş, derken DP tek başına iktidara gelmişte. Tek partili dönemde düşünce “Altı Ok”a hapsedilmişti çünkü. Demek ki Türkiye’de özgür düşünce 1960’dan sonra başlamış. Bu yüzden Cemil Meriç o yıllara atfen düşünce hürriyeti için şunları der: “Peyami’ye (Safa) karşı avantajım vardı. O bazı şeyleri söyleyemezdi, söylese adamı ipte sallandırırlardı.”
Çok partili hayat belki de ilk defa alttan gelen bir sosyal değişmenin kapısını aralamıştır. Siyaset toplumu idare etme ilmi ve sanatı olduğunu geçte olsa halk yeni yeni anlamaya başlamış ve beyninde taşıdığı fikri iktidara getirmenin yolunun, siyasetten geçtiğini idrak etmiştir nihayet. Çok partili devreye kadar toplum tepeden yönlendirilmelerle adeta hafızasını yitirmiş ve düşünce melekesi dumura uğratılmıştı. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemeyen yığınlar haline getirilmiştik sanki. Öyle ki tek partili hayat; tek görüş, tek tip model, tek düşünce programı sunuyordu kitlelere. Çok partili hayata geçer geçmez aklımız başına gelir gibi olup yavaş yavaş çoğulcu düşünebilmenin adımını atar olduk. Eski alışkanlıklarımızın yerine değişim ve yenileme almıştır bundan böyle. Derken monoton bir hayattan aktif hayat sürecine girdik. Hâsılı insanımız yönetimde söz sahibi olmanın ruhunu 1950’den sonra anlamaya başlamıştır. Yani, Menderes’le demokrasi aşısı tutmaya başlamıştır. Nitekim CHP’nin altı okunda demokrasi kavramı olmaması düşündürücüdür. Menderes, partinin adını “Demokrat” koymanın yanı sıra ‘Yeter söz milletindir’ sloganıyla halkı kendine bent edebilmiştir. Zaten insanımız demokrasinin ruhuna çok yabancı değildi, sadece biraz unutmuşluğumuz vardı. Nice ırkları bağrımızda taşıdığımızı tarih doğruluyor da.
Buraya kadar tarihi perspektif açısından demokratikleşmenin seyrini incelemeye çalıştık. Görüldüğü gibi her devrin kendi çerçevesi içinde özellikleri mevcut, özetle:
1900- Abdülhamit devri olup, bu dönemde yıkılmaya yüz tutulmuş devleti ayakta tutma uğraşı ve devlet gizliliğinin esas alındığı dönem diyebiliriz. 1910- İttihat ve Terakki devri, yani sonsuz konuşma, lakaytlık, başıboşluk ve ifşaatın hâkim olduğu dönem.
1920- İttihat ve Terakki’nin yıkılışı olarak değerlendirilebilir.
1930- Giyimi, alfabesi, takvimi, hatta hafta tatili ve yeni başkenti ile değişmiş bir Cumhuriyetin ilk kuruluş dönemi.
1940- Şehir yerine köy modeli, buna batılı sol ideoloji devride diyebiliriz. 1950- Tek partili hayattan çok partili hayata geçiş süreci. Aynı zamanda bu dönemde Amerikan modeli de esastır.
1960- 27 Mayıs İhtilali, demokrasinin kesintiye uğraması ve tek partili hayata dönüş özlemi denemelerine yeltenme çabaların nüksettiği dönem. 1970- Sosyalizmin denenmek istenip, bu uğurda çabaların görüldüğü yıllar olarak göze çarpar. Özellikle bu yıllar sol sağ çatışmaların alevlendiği dönem olarak hep anılır.
1980- 12 Eylül dönemi ve ardından Özal’ın tabuları yıkma yolunda uğraşılarının sergilendiği, hatta Türkiye’nin kabından çıkıp yeni bir dönüşüm hamlesinin sürecine girildiği dönem.
1990- Sistem tartışmaların hızla yaşandığı ve sonrasında malum 28 Şubat sürecinin (post-modern darbe) başlatılarak halkı sindirme girişimi.
2000- Avrupa Birliği yolunda koşan Ak Parti hükümetinin Cumhurbaşkanı görüşmeleri aşamasında önünün kesilmek istenerek 27 Nisan 2007 askeri elektronik posta metoduyla muhtıra girişimine muhatap kalması ve ardından seçimin gerçekleşmesi. Derken halkın büyük çoğunluğu ile iş başına gelen iktidar.
Her Türk insanın ikisinden birinin oyunu almış iktidarı alaşağı etme adına 2008 Nisan ayında kapatma davası açılması ve bu girişimin kamuoyunda yargı darbesi olarak nitelenmesi.
Yıllara göre verdiğimiz bu kronoloji Türkiye’nin her on yılda bir demokratik sürecin kesintiye uğradığını gösteriyor. Kısaca, İttihat ve Terakki “Alman modelini” rehber edinmiş, Cumhuriyetin ilk yıllarında Fransız modeli esas alınmış, İnönü devrinde İngiliz-Rus karışımı model uygulanmaya çalışılmış, Menderes döneminde ise Amerika’ya açılma şeklinde tezahür etmiş. 1970 yıllarda sosyalizme yöneliş başlamış ve Turgut Özallı dönemler de ise Türkiye’ye “Serbest piyasa ekonomi” kurallarının kapısı açılmış, aynı zamanda bu döneme “Düşünce özgürlüğü’’nün kıvılcımının başlatıldığı dönem olarak da bakabiliriz. Çünkü bu dönemde 141–142 ve 163 gibi antidemokratik hükümler kaldırılarak sivil toplum rahat nefes alabilmiştir. Tayyip Erdoğan döneminin en belirgin vasfı da Avrupa Birliği yolunda müzakere alışımızdır, bakalım sonraki süreç nasıl işleyecek, merak olanda burası. Ya statüko ya da değişim kazanacak. Umarız demokratik süreç tarihte sıkça gördüğümüz kesintilerin akıbetine uğramaz. Rejimler değişebilir. Fakat devlet yine aynı devlet olarak kalacaktır elbet. Bakın devrimden önce Fransa devletti, devrimden sonra da yine devletin adı Fransa’dır. Ülkemizde de her on yılda bir değişik modeller uygulansa da hala Türkiye ayaktadır, her daim öylede anılacaktır. Fakat sistem yönünden arayışlar devam edeceğe benziyor. 21. yüzyılın başlangıcında olduğumuz şu günlerde bir türlü “demokratikleşme” sürecini tamamlayamadıysak bunda suç halkın değil, sorumluluk idarecilerimize aittir. Siyasi idare tam manasıyla muktedir olamadı hala. Çünkü derin güçler izin vermiyorlar. Fakat her ne kadar Ergenekon varı bir yapılanmayla Ankara’nın derin koridorlarında toplumu hizaya getirmek isteyenler olsa da, toplum artık eski toplum olmayıp onların oyunların bozacak iradeyi sergileyebiliyor da. Derin toplum siyasilerimizin bile ufkunu geçmiştir. Tabandaki demokratik zihniyet, siyasi mekanizmada tam tekmil görülmüyor. Hatta tavanda konuşlanmış elit tabaka, toplumun zihni yapısındaki büyük değişiminden tedirgindir. Toplum şimdilerde fikirlere saygılı ve örgütlenmenin kapısını açacak idarecileri tasvip ediyor. Bu yüzden katılımcılığa önem veren partilerin, ileriki günlerde yıldızı parlayacağa benziyor. Çok şükür ülke içindeki dinamikler bu yönde gelişme kaydetmektedir. Statükocu partiler kısa vadede başarı gösterseler de, gelecek onların aleyhine işlemektedir. Yeni ses, yerli ses statükocular tarafından yadırgansa da bu dünyada geçerliliğini yitirmiştir, yani her şey eskir, eskimeyen tek şey hakikattir. Maalesef Türkiye’de yenilik hareketleri sembolik olmaktan öteye geçememiştir. Fakat gelinen noktada artık Türkiye; derneğini, cemaatini ve bütün “sivil toplum” unsurlarını fark etmeye başladı bile, bu yüzden sivilleşme konusunda ümit varız. Herkese dilediği gibi düşünme ve dilediği gibi davranma, ama “kurallı” yaşama hürriyetinin olduğu bir demokratik yapılanma şartıyla.
Kurtuluş çokluktan birliğe ulaşarak huzur bulmaktır. Madem evren bütün varlıkların çok sesli senfoni orkestrasıyla yankılanıyor, hem madem Kâbe’ye çeşitli yollardan varılıyor, hatta orada kalpler tek yürek oluyorlar. O halde çokluk içinde birlikte yaşamak varken cennet vatan Türkiye’mizin yüzünü soldurmak niye? Aydınlık yarınlar neden bizim olmasın ki.
Velhasıl; çok çeşitlilik ayrılık değil, zenginliğin ifadesidir. Katılımcılık demokrasinin özüdür. Yaşanmış hakkında özgür düşünemezsek yaşamakta olduğumuz şu günlerde de hür düşünebilmek mümkün olmayabilir de. Son söz olarak uzun ince bir yoldayız, dikkatli olmakta fayda var diyoruz.
Vesselam. |
|