Ana Sayfa  Hesabınız  Bize Ulaşın  BAYBURT  FORUMLAR  Biyografiler  Firma Rehberi  Aramızdan Ayrılanlar
 


Bayburt Rehberi: Forumlar

Bayburt Rehberi FORUM :: Başlığı Görüntüle - SOSYAL HAYATTAN VAHDETE(Birliğe)
 Pano KılavuzuPano Kılavuzu   AramaArama   GruplarGruplar   HesabınızHesabınız   Kişisel MesajlarKişisel Mesajlar   Oturum AçOturum Aç 

SOSYAL HAYATTAN VAHDETE(Birliğe)

 

Bu Konuyu ... Sitesinde Paylaşıma Sun.

BlinkList del.icio.us FaceBook Folkd Furl Google Linkarena Mister Wong oneview Webnews Yahoo MyWeb YiGG
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Mesaj Panosu -> Genel Gündem Olayları Printable version
« Önceki başlık :: Sonraki başlık »  
Yazar Mesaj
alp
Usta Üye
Usta Üye


Kayıt: Feb 01, 2007
Mesajlar: 362
Şehir: ankara

MesajTarih: Çar Kas 25, 2009 10:07 pm    Mesaj konusu: SOSYAL HAYATTAN VAHDETE(Birliğe) Alıntıyla Cevap Gönder

SOSYAL HAYATTAN VAHDETE(Birliğe)

ALPEREN GÜRBÜZER
Sosyal hayatı üstü açık bir laboratuar olarak düşünmek gerekir. Nasıl ki, deneysiz ve gözlemsiz bir sonuç elde edilemiyorsa plansız, başıboş ve kendi haline bırakılmış sosyal olaylara kayıtsız kalınmakla da sosyal hayat nizam bulamaz. Pek çok ülke, bünyesinde yetiştirdiği sosyal uzman kadrolarla sosyal hayata el atmışlar, adeta toplum hayatını sosyal meteoroloji merkezleriyle kontrol altına almaya çalışmışlardır. Bu tür merkezlere gelen bilgilerle toplumun nabzı ölçülerek sosyal olaylara anında müdahale imkânı elde edilebiliniyor da. Peki, biz ne yapıyoruz? Maalesef vurdumduymazlık politikalar, sosyal olaylara kayıtsızlık, bir başka ifadeyle “aman tarihin akışı bu, ne yapalım!” umursamazlığı ile ülkeyi her geçen gün kaosa sürüklemekteyiz. Zira sosyal hayatı şekillendiren coğrafi şartlar, demokrasi, kültür, psikoloji, ekonomi gibi faktörlerin şuurundan yoksun haklatan uzak idareci zümre, sosyal meteoroloji merkezleri kurma basiretinden de yoksun olduklarından dolayı olaylar karşısında hep kırmızı alarm sinyalleri alıyorlar habire. Oysa çokluk içinde birliği gerçekleştirmek ancak bu tür merkezlerin katkısıyla mümkündür. Nitekim insanoğlu dünyaya konuk olduğundan bugüne kadar sosyal olaylarla yoğrulduğu gibi, aynı zamanda yeri geldiğinde etrafında cereyan eden hadiseleri analiz ederek içinde ki finalist (ülkücü) karakterini ispat edercesine olaylara müdahale etmesini de bilmiştir. Bilindiği üzere kâinatın kendine has kanunları olduğu gibi sosyal hayatında kendine özgü kuralları var elbet. Genelde toplum ilişkileri: — Akla — Değere —Geleneğe dayanarak şekillenir. Bu üç unsur toplumda yoksa o toplumun akıbetinin “sosyal çözülme” olacağı aşikârdır. Çünkü sosyal ilişkilerin üç esası olduğu gibi sosyal hayatında üç temel esası vardır. Bu üç esas: — Teavün (yardımlaşma), — Tesanûd (dayanışma), — Teavuf (tanışmak) diye tasnif edilir. Tanışmak selamlaşma ile başlar, selamı bile günaydına çevirmişiz. Hakeza yardımlaşmayı sağ elin verdiğini sol elin bile haberi olmayacak şekilden şova çevirmişiz.
Bilindiği üzere yardımlaşmanın, dayanışmanın ve tanışmanın olmadığı toplumlarda fert yalnızdır. Kalabalıkların görkemine aldanmayalım, çoğu kalabalıklar bir yığını andırır çünkü. Hayırhah kitle oluşturmak gaye olmalıydı. Kitle yığınları içinde ferdin yalnız kalması içinde yaşadığımız bir olgu. Bu olguyu ters yüz edip sosyal hayatı biçimlendirmek pekâlâ mümkün. Nitekim sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hayatımızı nizama sokabiliyorsak bu imkân var demektir. Fertten cemaate, cemaatten cemiyete, cemiyetten daha üst birim olan milletleşmeye geçebilmeliyiz ki, buradan da tüm insanlığa soluk olabilelim.
İbn-i Haldun 500 yıl önce; “Kavim ve nesillerin başkalığı ve çeşitliliği onların geçinme şekil ve usullerinin başka ve türlere olmasından ileri gelmektedir” sözleriyle sosyal hayatın çok faktörlüğüne işaret etmiştir. Marksistler ve daha nice güdük kafalar sosyal hayatın çok faktörlü ve karmaşık gerçeğini göremezken, İbn-i Haldun yıllar öncesinden; “Sosyal olaylar inkâr edilemezler, eşya kadar gerçektirler. Sosyal hayat incelenebilir” sözleri ile çağları aydınlatıyor. Sosyologlar, sosyal olaylara müdahale edilebileceğini vurgulamışlardır. Marksistlerin sosyal hayatı proletarya sınıfından ibaret sanıp sosyal hayata tek tip gözle bakmaları ilimle asla bağdaşmaz. Kapitalizmin babası Adam Smith ise; sosyal olaylara; “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığını temel ölçü almış. Peki, Ya İslam! İslâm’da İrade-i külliye içinde irade-i cüziyemizi kullanarak insanı tabiata boyun bükmeğe ve köle olmaya değil nizam vermeye teşvik etmiştir. Demek ki; ne Marksizm’de olduğu gibi “sınıf”çı görüş, ne de kapitalizmin “Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” prensibi asla İslâm’la bağdaşmaz. Bilakis insanı eşya ve olayların esaretinden kurtarıp nizama yöneltmeye çağrı İslâm’ın esasıdır. Kelimenin tam anlamıyla Nizam-ı âlem çokluktan vahdete geçmekle açılım gerçekleşebilir ancak.
Bir yönüyle manda, diğer yönüyle de robot insan toplulukların çoğalması geleceğimizi karartmaktadır. Dahası manevi antrososyal çevreyi oluşturamayan insanlar, makineleşmekte ve ruhunu eşyaya esir yapmaktadır. Bu yüzden çelişkiler içinde hallaç pamuğuna dönüşen insanlar, kendi aralarında sağlıklı bir toplum meydana getiremiyorlar. Oysa halkımız hiçbir ayırıma tabi tutulmadan yurttaşlık şemsiyesi altında toplumda yer aldıkları fonksiyonlarına göre muameleye tabi olmalı idi. Zira Osmanlı dâhiyane bir ince siyasetle farklı kimlikleri, farklı kültürleri altı yüz sene bir arada ayakta tutabilmiştir. Osmanlı’nın büyümesindeki bütün sır; çokluk içinde vahdeti gerçekleştirmiş olmasıdır. Fr. Grenard; “Osmanlı hiç bir zaman milliyetler tezadı oluşturmadı” diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Osmanlı eğer milliyetler ve kimlik krizi oluştursaydı, yeniden “beyliklerin” türediği, ya da Karamanoğulları, Dulkadiroğluları, Germiyanoğulları, Aydınoğulları gibi teşekküllere benzer bölünme yapıları nüksedip uzun ömürlü olamayacaktı. Demek ki; A. Tonybee’nin işaret ettiği; “Her milli ve mahalli olayın ayrıca birde dünya olayı olma özelliği bulunduğu” sözlerini uygulayan tarihte tek devlet olarak Osmanlı varmış meğer. Dahası Devlet-i Aliye’nin gücü Nizam-ı Âlem ülküsü ve çokluk içinde birlikte yaşama idealinden kaynaklanıyordu. İnsan, tabiatı işleyip elde ettiği hammaddeyi üretime çevirerek ekonomik bilince, kendi iç âlemiyle mücadele ederek de manevi şuura erişebilir. Tabiatı işlerlik hale getirmek ve onu işlemek S.Ahmed Arvasi’nin ifadesiyle açılım; “Antrososyal çevre”yi, kendimizi terbiye etmek veya işlemekle “Manevi antrososyal çevre”yi keşfetmekle mümkündür. Sosyal işlersizlik, sancıları beraberinde getirmenin yanı sıra “sosyal çözülmeyi” de doğurmakta ve ortak olan değerlere ait her ne varsa “ferdi” hale getirecektir. Öyle ki; birimiz için nikâhsız hayatın ‘fuhuş veya zina’ olarak değerlendirilirken, diğerimiz için ‘cinsel özgürlük’ sayılabiliyor. Böylece gerek “Antrososyal çevremiz” ve gerekse “Manevi antrososyal çevremiz” altüst olmaktadır. Bu yüzden sosyolojide ortak olan her şeyin çözülmesine “anomia”, yani sapma denir. Teknolojik gelişmeler insanı mutlu kılmaya yönelik ise de maneviyattan yoksunluk makineye esareti doğuruyor. İnsan makineye hâkim değil, makine insana hâkim olmuş sanki. Oysa insan tabiata kul olmak için yaratılmamıştır. Bu noktada belki de insanlığın kurtuluşu, eşyanın esaretinden sıyrılmasıyla gerçekleşecektir. Modern dünyada, eğer yeniden güç olmak istiyorsak yükselişimizde ki ruhumuzu yakalamamız gerekiyor. Madem sosyal yapılar değişiyor, madem sosyal fonksiyonlar sürekli, madem cemaatleşmek gerçeği söz konusu, o halde niçin birlik beraberlik şuuruyla tarihin akışı içerisinde statik kanunları değiştirecek sosyal hayatımızı planlayacak sosyal meteoroloji merkezleri kurulmasın ki? Türkiye, statik ve dinamiklik arasında bir geçiş sürecinde. Bunun anlamı, geleneksel değerlerinin verdiği durgunluğun getirmiş olduğu statiklik ile sanayileşmiş bilgi topluma geçiş hareketlerinden kaynaklanan dinamizmin inkâr edilemez bir gerçek olarak karşımızda durmasıdır. Aslına bakarsak toplum çokluktan vahdete (çokluk içinde birlik) giden yolda geçiş sancısı yaşıyor. Çünkü sosyal olaylara tek yönlü olmayıp, bilakis determinist, dinamik ve süreklilik gibi bir dizi çoklu yönleri vardır. Bundan öte sosyal olaylar başıboşta değildir. Kendi içine kapanmak, ya da ‘Köylülükten şehirleşmeye’ yol alamamak ve kültürel şoklar gibi bir yığın problemler sosyal hayatımızın birer gerçekleridir. Dolayısıyla geçiş sürecinde sivil insiyatif programlarını hayata geçirecek güçlü ve “sosyal iktidar” anlayışına şiddetle ihtiyacımız var. Çünkü geçiş süreci tüm toplumlarda sancılı geçtiğinden bu işi toparlayacak güçlü, halkı ile hemhal olabilecek muktedir iktidarlar çözebilir ancak. O halde insanımız için sağlıklı kentleşme, sağlıklı bir ekonomi, sağlıklı bir sosyal hayat sunmak şart olmuş, şartında ötesinde vecibedir. Aynı zamanda yüreğinde ülke sevgisi taşıyanların kültürün hammaddesi olan köylerle, ilerlemenin ve gelişmenin hammaddesi olan şehirlerin kucaklaşmasını gerçekleştirecek sosyal politikalar üretmek boynunun borcu olsa gerektir.
Velhasıl; sosyal hayat, “çok”luktan “vahdet”e geçişle anlam kazanır. Bu yüzden çokluk içinde birlik, temel şiarımızdır. Dalımız bir, gülümüz bir, hedefimiz bir. O halde bizi hedefimizden alıkoyacak tüm engelleri kaldırarak kesretten vahdete kanatlanmalı. Çünkü bu iş sevdasız olmaz. Bu böyle biline.
Vesselam.
Başa dön
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel mesaj gönder E-Posta gönder
www.bayburtrehberi.com
SPONSOR

Tıklayın Bişey Kaybetmezsiniz (:







Tarih: Google Reklamları veya Bireysel Reklamlar    Mesaj konusu: Tıklayın Bizi Destekleyin !


Başa dön
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Mesaj Panosu -> Genel Gündem Olayları Printable version Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group