Ana Sayfa  Hesabınız  Bize Ulaşın  BAYBURT  FORUMLAR  Biyografiler  Firma Rehberi  Aramızdan Ayrılanlar
 


Bayburt Rehberi: Forumlar

Bayburt Rehberi FORUM :: Başlığı Görüntüle - SİVİL KATILIM
 Pano KılavuzuPano Kılavuzu   AramaArama   GruplarGruplar   HesabınızHesabınız   Kişisel MesajlarKişisel Mesajlar   Oturum AçOturum Aç 

SİVİL KATILIM

 

Bu Konuyu ... Sitesinde Paylaşıma Sun.

BlinkList del.icio.us FaceBook Folkd Furl Google Linkarena Mister Wong oneview Webnews Yahoo MyWeb YiGG
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Mesaj Panosu -> Genel Gündem Olayları Printable version
« Önceki başlık :: Sonraki başlık »  
Yazar Mesaj
alp
Usta Üye
Usta Üye


Kayıt: Feb 01, 2007
Mesajlar: 362
Şehir: ankara

MesajTarih: Per Arl 10, 2009 7:13 pm    Mesaj konusu: SİVİL KATILIM Alıntıyla Cevap Gönder

SİVİL KATILIM

ALPEREN GÜRBÜZER


Sivil katılım düşüncesi, insanın kalkınmasının ilkesine da¬yanır. Bu yüzden Şeyh Edebali Osman Gaziye ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ demiş. İnsan sermayesi, gelişmiş ülkenin en büyük yatırımıdır çünkü. Ne yazık ki gelinen nokta itibarıyla Türkiye de eğitime ya da insan kalkınmasına bütçeden ayrılan payın çok düşük rakamlarda seyretmesi içler acısı bir durum.
Sivil toplumda cemaat, sendikalar, dernekler, vakıflar, partiler, basın vs. önemli unsurlardır. Bu bakımdan kalkınmak sivil toplum ve sivil katılım demektir.
Sivil katılım halkın kendi meselelerini demokratik kitle teş¬kilatları ile birlikte ortaklaşa çözmeleri ilkesine dayanır. Zira Sivil katılımın ruhunu “Şura” oluşturur. Toplantılarda alınacak kararlar istişare heyetinin “Şura teşkilatı”yla gerçekleştirilir. Hiçbir sivil katılım projesi, istişareyi göz ardı ederek meselelerin üstesinden gelemez. Çünkü istişare, sosyal hayatın en önemli unsurudur. Nitekim Dinimiz, Müslümanların dünyevi işlerini yaparken bile istişare yap¬malarını tavsiye ediyor. Unutulmamalıdır ki İslâmiyet’in doğmasıyla, Arap kabilelerin Bedevi yapısı yerini merhamete bırakmıştır. Madem Bedevilik yerine incelik, sevgi ve adalet gelebiliyor, o halde insanlığın bugünkü yaşadığı ızdırabın yerine mutluluk ve refah gelebilir pekâlâ. Bunun için yeniden İslâm’ın evrensel mesajına kulak vermek zorunlu¬luğu vardır. Yeni bir ilham, yeni bir soluk yeni bir dirilişe muhtacız bu yüzden.
Devletin sivil katılım projelerini uygulamaya koymada; plan ve program hazırlanmasını temin etmek, sivil katılım şuralarını teşvik etmek, maddi ve manevi yardımlar yapmak gibi bir dizi kolaylaştırıcı icraatlarda bulunmak başlıca gö¬revidir ve bu konuda sorumluk kendisine aittir.
Sosyal değişim, sivil katılım modelinde önemli bir olgudur. Hakeza toplumdaki değişmelerin sebep ve neticeleri üzerinde çalışma yapmadan başarılı olmak mümkün değildir. Topluma model vermede ya da bilgilendirmede iletişim sağlayacak elemanlara her zaman ihtiyaç vardır. Bu iletişim elemanlarını ‘Değişim öncüleri’ olarak da adlandırabiliriz. Bunlar aynı zamanda ‘Gönüllü kılavuz’lar hükmündedir. Dolayısıyla katalizör görevi yapacak bu gönüllü fedailerin toplumun değerlerine yabancı ol¬mayan elemanlardan seçilmesi icap eder ki, bu çok mühimdir.
Madem bu husus çok önemli, o halde öncelikle halkın yaşayışıyla barışık değişim öncülerinin toplumla çabucak iletişim sağlayabilecek düzeyde donatılması sağlanmalıdır. Böylece bu sayede halkla aydın arasındaki yabancılaşma ortadan kalkmış olacak¬tır. Afrika’da bile sivil toplumun en önemli öğesi olan cemaatler aktif rol oynayarak ülke kalkınmasında başarılı adımlar atmışlardır. İşte Nijerya, Uganda ve Gana bunun en tipik örnekleridir. Fakat Afrika’nın tek şanssızlığı sosyal aydın zümresinin olmamasıdır.
Dünyada hızla gelişen teknik bilgilerin ve yeniliklerin toplumun her kesimine aktarılırken, bilgi transformasyonun uzman kadrolarla gerçekleştirilmesi göz önünde tutulur hep. Niye acaba, hiç düşündünüz mü? Çünkü devletler gerek ticari faaliyetlerini ve gerekse teknik bilgilerin ak¬tarılmasının en kolay yolunun ihtisas elemanları aracılığı ile gerçekleşebileceğini bildiğinden dolayıdır. Bilhassa yetkililer bu uğurda halkın sivil katılımını da sağlayarak reformlarına hız verirler. Elbette ki yeni buluşlar, yeni bilgiler toplum nezdinde hemen kabul göremeyebilir, zira insan doğasının gereği bir anda değişime adapte olunamaması gayet tabiidir. Dolayısıyla her türlü yeniliği bir anda topluma kabullendirmek zordur. Daha düne kadar kimse “sivil toplum” ve “sivil katılım” kavramlarından söz edilmiyordu. Bu¬gün ise gelinen noktada partilerden kurumlara ve sivil örgütlerinden toplumun hemen hemen her kesimi bu konuyu konuşuyor ve tartışıyor da. Sivil söylemler artık herkesin dilinden tane tane dökülmeye başladı bile. Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik ama kısmen de olsa bu uğurda mesafe alabiliyoruz da.
Sivil katılım faaliyetlerinde, özellikle eğitim görmüş teknik bilgilerle donanmış değişim öncülerine çok iş düşmektedir. Sosyolo¬glar bu yüzden; değişim öncülerine “kalkınma ajanı” da diyorlar. Kal¬kınma ajanlarının en belirgin vasıfları şunlar:
1. Özü sözü bir teknik donanıma haiz elemanlar olmaları,
2. Haklı olduğu davada mücadele etmekten çekinmeyecek karakterde finalist olmaları (idealist karakterli şahsiyet),
3. Ülkesine dost ve engin kültür şuura sahip gönül adamı olmaları,

4. Siyaset bilimine vakıf olmaları,
5. Teşkilatçı karakter kabiliyetlerine haiz vs. olmalarıdır.
Toplumun bütün fonksiyonları göz önüne alınmadan toplum kal¬kınması faaliyetlerine girişmek abesle iştigaldir zaten.
Sivil toplum rehberleri tertipli, düzenli, hizmetkârlık şuuruna erişmiş ve kendini feda etme gibi fonksiyon¬lara sahip elemanlardan seçilmeli ki sivil katılım yolunda öncü olabilsinler. Nasıl öncü derseniz, elbette ki; toplum kalkınmasında her gönüllü kendini fedakâr ve hizmetkâr olarak görüp öncü kuvvet olmakla... Bakın Yavuz Sultan Selim gibi dünyaya meydan okuyan bir padişah bile inandığı davasında kendini temsilci olarak görmemiş, sadece “hizmetkâr” olarak şahsını layık görmüştür. Mısır seferinden sonra kendisi için “Hakimül Hare¬meyn” unvanı öngörülmüştü, ama o yüce Padişah; “Ben Hakimül Haremeyn olamam, olsa olsa Hadimül Haremeyn’im” diyerek hizmete talip olmuş, böylece efendiliğin hadimiyetten geçtiğinin mesajını vermiştir cümle âleme.
Sivil toplum unsurları, düzenli ve düzensiz şekilde örgütlenmiş olabilirler. Unutulmaması gereken düzensiz örgütlenmelerin anarşi doğurabileceği gerçeğidir. Zaten düzensiz organizasyonlar çok kere başıboş yığınları andırır.
Artık çağımızda klasik anlayışların yerine sanayi ve bilgi toplumu değerleri geçerken, bu arada sosyal yapıda birtakım gerginliklerin ve uyuşmazlıklarında nüksettiğini göz ardı etmemek gerekiyor. İster istemez bu durumu geçiş sürecinde yaşanan çözülme dediğimiz “anomi” hal veya normsuzluk denilen sancılar olarak okuyoruz. Bu tip kaidesizliklere son vermenin yolu, galiba toplum öncü¬lerinin milli kültür şuuruna sahip olmaları ve kültür politikalarının aktif bir şekilde hayata geçirilmesiyle mümkün olsa gerektir. Şayet sivil toplum modelinde sosyal da¬yanışma sağlanamazsa bir takım arızalar, sosyal dengesizlikler had safhaya ulaşacağı muhakkak, bu durum aynı zamanda patolojik durumu ifade eder. O halde ne yapmalı? Gayet kolay, sivil toplumu hem madden hem de ruhen donatmaktan başka çıkış yolu yoktur.
Şöyle ki; sivil inisiyatif programları iki ana unsurdan oluşur:
1. Maddi kalkınma,
2. Manevi kalkınma.
Maddi kalkınma, sivil toplumun genelde ekonomik teşeb¬büslerini, manevi kalkınmada da toplumun tarih, din, folklor ve moral değerlerini kapsar. Maddi ve manevi kalkınmada takip edilecek yol ise “Metot, program, faaliyet ve devamlılık” ilkeleridir.
İşte, Kalkınma ajanları, bu ilkeleri uygulamakla yükümlüdür. Sivil toplum unsurlarıyla iletişimde bu gönüllü ajanların cemaatlerin yapısına ait hususlarda ön bilgiye sahip olması lazım gelir. Cemaatin yapısını tanımadan, toplumun aktif rol oynamasını beklemek bir hayalden öteye geçemez. Değişim öncüleri, umumiyetle yeniliklerin uygulamasını temin eder. Fakat yeniliğin getirilmesinde takip edilecek metotta önemlidir. Önce topluma verilmek istenen yeniliğin ‘farkına’ varılması sağlanır, sonra ‘ilgilenmesi’ beklenir. Daha sonra da toplumun yenilik hakkında ‘kararlılığı’ sağlanıp yeniliğin küçük bir ‘uygulaması’na geçilir. Netice itibariyle bu aşamalardan sonra görüle¬cektir ki, değişimin hem toplumca benimsenmiş olduğu hem de kazananın statükoculuk değil değişim iksirinin olduğu ispatlanmış olacaktır.
Toplum kalkınmasında din âlimi, pedagoji uzmanı, doktor, sosyolog ve psikologların vs. çok iyi yetiştirilmeleri gerekiyor. Böylece bu ihtisas elemanları sayesinde sivil katılım gerçekleş¬miş olacaktır.
Din, ahlâk, maneviyat, hukuk, sosyal hayata renk kattığı gibi çevreye çekidüzende getirir. Cemaatler küçük bir sosyal topluluklar olmasına rağmen, toplumun çekirdeğini oluştururlar. Dolayısıyla cemaatten cemiyete geçmenin yolu küçük sosyal yapılarda olsalar, onları dışlamayıp bilakis onların fikirlerine, görüşlerine başvurmaktan geçer. Cemaatlerle varılacak diyalogla böylece cemiyete geçeriz, yani toplumlaşırız. Cemiyetteki sosyal aktivitelerin hız kazandırılmasıyla birlikte daha geniş kavram olan ‘millet’ olma şuuruna varırız. Şu anda toplum olarak ‘millet’ kelimesi sadece dilimizde, yani simgesel düzeyde, kalbe ineme¬miş hala. Milletten kopuk insanların milli şuura vardığı zaman sivil katılımın her tarafı bir örümcek ağı misali saracağını şahit olacağız demektir.
Halkın teşkilatlanmasından tutunda yönetime katılmasından ür¬ken zihniyetin ağızlarından ikide bir düşürmedikleri ‘demokrasi’ lafı, aslında halkı dışlayıcı ideolojilerini örtbas etmek içindir. Bir gün elbet maskeleri düştüğünde milli şuurdan ne kadar uzak oldukları görülecektir elbet. Bir ideoloji, halkın ‘hadimi’ olarak ortaya çıktığı zaman toplum kalkınması da, o istikamette ilerlemesi kaçınılmazdır.
Sivil katılım; geri kalmış toplumların sağlık, tarım, iktisadi, okul, dernek, sendika, vs. diğer toplumsal meselelerini hallet¬mek için yola çıkılan topyekûn bir maddi ve manevi kalkınma faaliyetidir. Teknolojik hamle ile maddi kalkınmamızı kültürümüzü yaşa¬makla da manevi kalkınmamızı gerçekleştirmiş oluruz. Sivil katılımcı anlayışında ‘ben’ şuurunun yerine ‘biz’ şuuru hâkimdir. Yani toplu¬m menfaatleri şahsi çıkarlardan önce gelir. Toplum, gönüllü fedailerden yoksunsa her alanda menfaatçiliğin gırla kol gezdiğini söyleye¬biliriz. Hatta böyle bir toplumda sivil toplum yerine köşe dönmeciler, vurguncular asıl söz sa¬hibi olur. Bu tür olgular sosyal sancılar doğuracağı muhakkak. O halde hem maddi hem de manevi kalkınma seferberliği başlatmak zarureti ortaya çıkar.
Gönüllü fedailer, tarihimizde “Alperen” tipine tekabül eder. Nasıl ki Ahmed Yesevi’nin dergâhına gelen “Alp”ler “Eren”lik vas¬fını kazanıp “Alperen” oluyor ve topluma kazandırılıyorsa bugün de pekâlâ bilgi çağın gereklerine adapte olmuş “Alperen” tipi yetiştirmek mümkündür, neden olmasın ki? Prof. Dr. Osman Tu¬ran; Türk’ün Alp’lerinin Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin rahle-i tedrisatından geçerek “Erenlik” hususiyetini alıp Alperen veya Gazi derviş olduklarını belirttikten sonra, bu yetişen “Alperenler”in ileride Osmanlı İmparatorluğu’nun manevi temellerini oluşturduklarından uzun uzadıya bahseder. Zira Osmanlı’nın manevi temellerini oluşturan bu Alperenler sayesinde, devletin üst kademelerinde de canlılık meydana gelerek üç kıtada hükmeden Cihan İmparatorluğunun doğmasına vesile olmuşlardır.
Medeniyetimiz, insan yatırımına yönelik inşa edilmiş çünkü. Dünya bizim bu iksirimizle âlem “Ni¬zâm-ı Âlem” olmuştur. Davamız kuru bir cihangirlik davası ol¬mayıp, İlay’ı Kelimetullah için “Nizâm-ı Âlem” davası olduğunu söyleyen bizatihi atalarımızdır.
Osmanlı daha ilk kuruluşunda sivil katılım uygulamasına geçmiştir. Osman Gazi’nin o günün toplum liderleriyle birlikte;
— Gaziyan-ı Rûm
— Ahıyan-ı Rûm
— Bacıyan-ı Rûm

— Abdalan-ı Rum katılımıyla gerçekleşen konsensüsle üç kıtaya hükmeden Os¬manlı İmparatorluğu’nun doğmasına vesile oldular. Osmanlı bütün toplum kesimleriyle nasıl diyalog ve uzlaşma içerisinde bu¬lunacağını ve nasıl tek yürek ve tek bilek olunacağının uygulanmasını gösteren belki de dünyada ilk imparatorluk.
Sivil katılım aslında insanın kalkınması yahut İnsanın şahsiye¬tini bulma davasıdır. Fakat Türkiye henüz teknolojisini tamamlayamadığından dolayı halkımızda ‘a¬vam kültürü’ yaygındır. Yıllardır kapalı kutu içinde kalmaya mahkûm edilen insanımız, aksiyonunu da yitirmiş durumda. Maalesef Tanzimat’tan beri uygulanan yanlış politikalar sonucu, toplumun teşkilatçılık özel¬liği körelmiş ve tarihi süreç içerisinde zamanla aktivitesini kaybetmiştir. Şuan itibarı ile görülen manzara pekte iç açıcı değil, öyle ki kahvehanelerde, birahanelerde, parklarda, otellerde, sokaklarda ömrünü tüketen öbek öbek insan yığınların varlığına şahit oluyoruz. Evet, yığından söz ediyoruz ama, bütün hataların sorumluluğunu insanımıza yüklemekte haksızlık sayılır elbet. Ülkemiz ehliyetsiz, halkla seçimden seçime iletişim kuran idarecilerin yüzünden uysal koyun haline geldik. Elbette yıllarca kendi aralarında teşkilatlanma¬larına izin verilmemiş, idari mekanizmalarda söz sahibi olmalarına fırsat verilmemiş bu insanlardan başka ne beklenebilirdi ki. Anlaşılan odur ki halkımızın yönetime katılımı sağlanmamış, sa¬dece halk “oy verme” işlemi için sınırlandırılarak sivil inisiyatifi¬ elinden alınmıştır. Kitleler, yalnızlık psikozuna bu şekilde düşürülmüştür. Oysaki toplumun yönetenlerden beklentileri var. Belli başlı beklentileri sırasıyla şunlardır:
— Mesleki bilgi edinmek,
— Çocuklarını iyi bir gelecek kurmaları için eğitim imkânlarından sonuna kadar yararlanmak,
— Günlük kazançlarını artırmak,
— Örgütlü toplum olarak yaşamak,
— Demokratik hayatta söz sahibi olmak vs. gibi temel gayelerdir.
İdarecilerin topluma yabancılaşması, onarılmaz yaralar açmaktadır. Halkla devlet erki arasında uyumsuzluk anlamına gelir ki, bu durum kaosa yol açar. Hatta bu alacakaranlık içerisinde halkın politikacılara, bürokrasiye ve yönetim kadrolarına güvensizliği her geçen gün artmasını doğurur. Onun için biran evvel milli birlik ve beraberlik yolunda hızlı adımlar atarak yarınlarımızın kurtarmanın yolunu aralamalı.
Genellikle toplumumuz, İslâm’a olan bağlılığını, geleneksel yapı içerisinde kırsal alanlardan taşıyarak şehirlerde de sürdürmüşlerdir. Ancak çarpık şehirleşme kültürel yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Sanayileşme ve bilgi çağı sürecine girdikçe “norm”lar bo¬zulmaya yüz tutup ferdi toplum içinde yalnızlığa itmektedir. Bireyi, ruhi boşlukta yuvarlanmaktan kurtaran tek yar ve yardımcı şüphesiz Allah’tır. Fakat bu güzel duygular çarpık sanayileşmenin getirdiği “kültürel şok”la top¬lumdan siliniyor ve yerine kişisel “ego”ya dayalı menfaatler yerleşiyor. Aristo, “Tabiat boşluğu sevmez” derken belki de bu gerçeğe işaret etmiştir. Peki, bu durumda ne yapmalı sorusu akıllara takılır. Yapılacak olan ruhi boşluk dediğimiz “Hiç”lik bunalımıyla mücadelede eden insanları kültü¬rel politikalarla destekleyip, moral motivasyon uygulamalarına geçilmesidir. Aksi halde toplum katmanlarında sosyal sancılar çıkacağı kaçınılmazdır. O halde bireyi yalnızlıktan kurtaracak; “manevi iklim”i oluşturmamız şart. Bu yüzden “hiç”liğe meydan vermeyecek yapılanmalara gitmek zarureti vardır.
Evet! Aristo; ‘tabiat boşluk tanımaz’ demekle haklıdır. Şayet halkı moral değerlerle beslemezseniz, insanımızı haramilere kaptırırız. Zaten haramiler halkın ruhunu çalmak için pusuya yatmış avını avlamak üzere her an hazır vaziyette bekliyorlar da.
Menzil, şehirlerden uzak bir köy olmasına rağmen, insan¬ların ruhi bunalım boşluğunda huzur bulduğu bir belde… Katılımcılığın küçük bir örneğini orada bulmak mümkün... Dilleri, renkleri, ırkları ayrı olan insanların bir arada kardeşçe yaşanabileceğinin küçük bir uygulaması orada mevcut zaten. Üstelik güneyli¬si, kuzeylisi, doğulusu ve batılısıyla akın akın insanları bir arada katılımını sağlayan çekim alanı da söz konusu. Yani, oranın manevi atmosferi akılla, kitapla anlatılacak gibi değil. Manevi çekim gücünün insanları bir arada tutan bir ha¬vanın olduğu bir vaka. İşte bakın bir kumarbazın ellerini yıkayıp abdest almaya başlaması, bir ateistin “Allah” deyip yeni bir hayata adım atması, bir sarhoşun şişeyi taşa çalıp içkiye veda etmesi gibi örneklerin sürekli yaşandığı bir belde olması bakımdan dikkat çekiyor hala. İnsanları orada makam ve mevki ayıramıyor, aksine orası bu makam ve mevkilerin geçici olduğunun farkına varıldığı bir yer olmasıyla ünlüdür. Tabir caizse birtakım insanların kendilerinde önceden var olan kazanıl¬mış statülerinin bir anda tevazua dönüşmesine şaşmamak elde değil. Aynı zamanda Menzil ilim sahibinin, asıl ilmin “Allah’a yakın ilim” olduğunun şuuruna varıldığı bir yerin adıdır. Dedik ya sözle, kalemle izah edilemez, ancak yaşanarak anlaşılır.
Orada ast, üst birbirine harman olmuş. Ast üst aynı kazandan, aynı çanaktan çorba içiyor. Böylece toplum katmanlarındaki hiyerarşi gururu silinmiş ve tek halkada birleşmeye müsait ve hepsinin dilinden isimlerin en güzeli Allah kelamı dökülen bir mekan.. O atmosferi teneffüs edenlerin tek sermayeleri sevgi ve aşktır dersek yeğdir. Anlaşılıyor ki; sevgiyle, aşkla fethedilemeyecek kale yoktur.
Hz. Mevlâna da “Ne olursan ol yine gel” mesajıyla bir değişik katılım¬cılık örneği sergilemiştir. Yunus Emre; “Yaratılanı sev yaratandan ötürü” diyerek bütün insanlığa kucak açmış. Bizim kültürümü¬zün temelinde insan sevgisi yatar hep.
Bugün yeryüzünde Türk ve İslâm topluluklarının sanayi ve sanayi ötesine ya da bilgi çağının ötesine sıçramak gibi ulvi arzuları varsa bunun yolu, tabandan tavana bir yapılanmaya doğru büyük bir katılım oluşturup yeniden yeni ufuklara yönelmekle gerçekleşebilir ancak. Bilindiği gibi Japonya’yı ayağa kaldıran Japon ideali ve cemaat yapısıdır. Japonya, teknolojisi modern fakat sosyal kurumları feodal olan bir toplum... Pek bu hale nasıl geldiler? Şöyle ki; Mejii devrinin sloganları ile Tokugua devrinin sloganlarını sentezleyip birleştirmekle işe koyuldular. İşte bu sayede süper güç oldular. Bu sloganlardan biri uygarlık ve aydınlan¬maya yönelikti, diğeri de milli birlik ve beraberliği esas alan muhafazakârlık içeren düşüncelere vurgu yapıyordu. Kelimenin tam anlamıyla kültürlerinden taviz vermeden ilim ve teknolojik hamlelerini başlatıp süper devlet oldular. Türkiye’de mutlaka ve mutlaka kültürel kimliğinden taviz vermeden dünyaya açılan yeni bir model uygulamak zorundadır. İçe kapanık ve insanımızdan uzak uygulamalarla bir yere varamaya¬cağımızı anlamalıyız artık. O halde halkımızın “sivil katılım”ını gerçekleş¬tirip, modern dünyanın en üst seviyesine ulaşabilecek ruhu oluş¬turmalıyız. Nasıl ki Almanya, Japonya, II. Cihan Savaşı’nın harabeleri al¬tında “imkânsızı” gerçekleştirdiler, biz neden süper ülke olmayalım ki?
Maalesef günümüzde ne sevgi ne de vicdan kaldı, sanki dünyanın sonuna geldik gibi. Şeytanın pabucunu dama atar olduk. Dolayısıyla Şeytan bile bizden sakınır oldu. Adalet hak hukuk hak getire. Ezenle ezilen aynı safta bir mahşeri yaşıyoruz. Bilge Kağan’ın değimiyle “Ey Türk titre ve kendine dön!” demenin zamanı geldi, geçti bile.
O halde kendimize dönmek bugün değilse, ne zaman?
Başa dön
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
Kullanıcı bilgilerini göster Kişisel mesaj gönder E-Posta gönder
www.bayburtrehberi.com
SPONSOR

Tıklayın Bişey Kaybetmezsiniz (:







Tarih: Google Reklamları veya Bireysel Reklamlar    Mesaj konusu: Tıklayın Bizi Destekleyin !


Başa dön
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Mesaj Panosu -> Genel Gündem Olayları Printable version Tüm saatler GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Benzer Başlıklar
Başlık Yazar Forum Cevap Tarih
Yeni mesaj yok SANAYİLEŞMİŞ BİLGİ TOPLUMU VE ENDÜSTR... alp Genel Gündem Olayları 0 Cmt Şub 13, 2010 7:13 pm Son gönderilen mesajlar
Yeni mesaj yok SİVİL TOPLUM alp Genel Gündem Olayları 0 Çar Şub 10, 2010 11:16 pm Son gönderilen mesajlar
Yeni mesaj yok SİVİL İNİSİYATİF alp Genel Gündem Olayları 0 Çar Arl 09, 2009 11:15 pm Son gönderilen mesajlar

Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group