Türkiye de insanların birçoğu çeşitli problemlerle uğraşması sonucu kimlik arayışı ya da ideoloji arayışına itiliverildiler. Bu noktada ister istemez ben ne olmalıyım sorusu gündeme geliverdi. Artık Türkiye’nin yeni gündeminde Liberal mi, Sosyalist mi, Milliyetçi mi, Atatürkçü mü, İslamcı mı gibi arayışlar hız kazanınca ileride şuculuk veya buculuk şeklinde kimlik meselesi olarak karşımıza çıkacaktır. İşte bu arayış içerisinde genç nesiller içi boş sloganların ardına düşeceklerdir. Nitekim analitik düşünceden yoksun nesiller ardına düştükleri sloganları biricik rehber olarak görüp, eline tutuşturulmuş reçeteleri gerçek sandılar.
Her şeye slogan gözlüğü ile bakılınca ister istemez etrafta hamaset geçerli akçe olarak rol oynamaya başlayacakta. Böyle olunca yeni yetişen sözde elitler, taşrada oturanı veya gecekondu halkını proletarya olarak algılaması kolay olacaktır. Analitik düşünceden yoksun nesiller sloganları biricik rehber olarak görüp, eline tutuşturulmuş reçeteleri gerçek sanıverecekler böylece.
İdeolojilere kapılan genç kuşaklar kendilerine giydirilen deli gömleğin ne olduğunu bile bilmez oldular. Bütün sistemlerin beş öğesi olabileceğini düşünemediler. Oysa bu beş unsur bilinmeden peşine takıldıkları yolun doğru mu, yanlış mı olduğunu anlamak imkânsızdı. Malum olduğu üzere bir sistemin temel amacını, yöntemini, programını, tanımını ve ispatının uygulanabilir tarafını incelemeden ‘izm’lerin boyundurukluğu altına girmek onarılmaz yaralar açacağı muhakkak. Çünkü sistem sadece ideolojilere has olmayıp ilim ve diğer dalları da kapsar. Bu beş unsuru kısaca ele aldığımızda;
Amaç; sistemin gayesini ve erişmek istediği sonucu belirler.
Yöntem; sistemin takip edeceği yoldur.
Uygulama; proğramın ya da sistemin reçetesini, yani doktrinini oluşturur.
Tanım; sistemin kullandığı argümanların kavram kargaşıklığa yol açmamak için kullandğı dilin açıklamasıdır.
İspat ise sistemin dayandığı noktaları, pratikte güçlü kabullerinin olup olmadığını ortaya koyar.
İşte sistemin bu beş unsurlarına bakmadan bireyin körü körüne akıntıya kapılıp ve tercih ettiği herhangi bir toplum birimine şartlanması artık vazgeçilmez ideolojisini oluşturur. Yani ‘izm’ini, ‘cilik’ini, yani aidiyetini belirler kişinin. Artık o kişi bilinçli veya bilinçsiz mensup olduğu bir toplum birimin üyesidir. Biricik ülküsü ölçü deney ve gözlem değildir, ölçüsü şuur altısının boşalarak aidiyetinin belirlediği prensiplerdir. Yanılmaz otoriterler ne buyurmuşsa onu söyler hep dilinde. Eğer kişi Marksistse dayanağı marksizmin öğretileri olacaktır, düşüncesi ise Karl Marks’ın söz ve hareketlerin yorumu ve çözüm yoluda pratiği olmayan teorik ifadelerdir. Oysa marksizmin emek teorisi bile bırakın deney ve ölçme yöntemiyle etrafımıza şöyle bir bakmakla da kolayca çürütülen cinsten fikirlerdir. Mesela Marksizm’in bir saat yeraltında çalışan maden işçisiyle bir saat çalışarak paha biçilmez inci çıkartanı eşit tutması, ya da bir saat çalışan Edisonla bir saat çalışan inşaat boyacısını eşit kılması emek –değer teorisini çürütmeye yeter artar bile. Üstelik onlar Kuran’ın insanların çeşit çeşit rızıklarla donatıldığının hikmetini anlamaktan da bihaberdirler.
Bilimin metodu deney ve gözleme dayanmaktır ki, bu doğru tespittir. Fakat kanun her zaman yüzde yüz doğru demek değildir, zaman içerisinde yasalarda yenilenmeye muhtaçtır. Kendisini özde değil de sözde Atatürkçüyüm diye tanımlayan biri, Atatürk adına kalkıp ta 1920- 1930 ların şartlarında oluşan reçeteleri bugüne çözüm diye sunmasının yanısıra bütün hayatı boyunca Atatürk’ün söz ve hareketlerinin tefsiriyle geçirmesi, hatta dünyanın geldiği noktadan bihaber bir şekilde hala hilafet gibi suni şeylerle uğraşmasını düşünün. Bu insan acaba gülünç bir o kadar da komik olmuyor mu? Oysa 1920’lerin Cumhuriyeti Osmanlı ile mücadele etmek mecburiyetindeydi ve nitekim mücadeleden cumhuriyet kazandı ve başardı da.
Hala bugün kendilerini Kemalist diye tanımlayan bir takım aklıevveller, o dönem Osmanlı’ya karşı yapılan mücadelenin aynı hızla devam ettiği zannındalar. Bugün gerçekten biri kendini halife olarak ilan etse bırakın müslüman ülkeleri, acaba Türkiye’de kaç kişi ardına takılıpda onu dinler ki? Bu iş bu kadar basit olmamalı. Olayları bugünün şartlarından değerlendirmekten yoksun olanlar zavallı oldukları gibi bir o kadarda felaket tellalıdırlarda. Şu bir gerçek ki Atatürk bugün yaşasaydı konjonktürel şartlar gereği dün yaptığının değişik uygulamalarını sergilerdi. Bizlere emanet ettiği Cumhuriyeti hep 1920–1930 yıllarının doktrini ile ilelebet devam ettirin demedi, demezde. Çünkü Atatürk ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ diyerek sadece 1920–1930 yıllara hapsolunamayacığını belirterek ufkumuzu ileriye doğru yöneltmemize işaret etmiştir. Ekonomide hala devletçilikte ısrar etsek acap halimiz nice olurdu, hiç düşündünüz mü? Çünkü rekabet günümüz dünyasında hayatın temel unsurudur. Atatürk Türklerin esaretten hürriyete koştuğunu simgeleyen Ergenekon tablosunu çizdirmesi, paralara Bozkurt amblemini bastırmasını gözardı edipte, Atatürk milliyetçiliğinden dem vurmak ne derece inandırıcı. Biz biliyoruz ki Atatürk Türk milliyetçisi idi, hiçbir zaman bilime ters düşecek bir şekilde sadece kişiye özel milliyetçilikten bahsetmemiştir. Üstelik milliyetçilik kişiye ait bir kavram değil, topluma veya ulusa aittir. Bütün buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz de.
Ülkemizde örümcek kafa, irtica, ortaçağ beyni denilirken akla din geliyor hep. Analitik yaklaşımdan uzak olan zihinler önyargıları gereği İslamiyet’i incelemeden bu hükme varıyorlar. Oysa ‘Ortaçağ kafası’ kavramı batıdan sıçradı toprağımıza, ama batı; ‘Bırakın şu ortaçağ kafasını’ derken engizisyon papazlarını, giyotini aklına getiriyor ve asla o günlere dönmek istemezlerde. Aynı sözü bir Türk’e söylemek akla Fatih, İmamı Azam, Piri Reis, Uluğ Bey ve İbni Sina’yı hatırlatır ki, bizim tekrar o zihniyete tekrar eriştiğimizde hiçte bırakma niyetinde olmadığımızı bir türlü anlayamayacaklardır. Çünkü biz tarihimizde ne bir engizisyon hadisesi ne de bilimi küçümseme olmuştur. Bilakis bilim yürütücü amil olmuştur tarihimizde. Birgün bir adam İmamı Azam atın üzerinde iken atın ayağının kaç olduğunu soruyor. O büyük bilge insan bakın neyapıyor, hemen atından iniyor eliyle işaret ederek tek tek sayıyor ve dört diyor. İşte ince mesaj buna derler. Yani teorik bilgi ile değil, deney ve gözleme dayanarak cevap vererek yıllar öncesinde analitik düşünce örneği sunmuştur bütün çağlara.
Bir başka örnek de ortaçağ dünyasından verelim, bakın bir gün Ortaçağda papazlar meclisinde atın ağzında kaç diş olduğu tartışılıyordu, ama Aristo daha önce atın yirmisekiz dişi olduğunu yazmıştı. O sırada bir genç bütün itirazlara rağmen atı devirip dişlerini sayınca, birde ne görsün atın ağzında oniki diş vardı. Peki sonuç? Gayet basit, Aristo yanılmaz at yanılmıştır diye karar verdiler. İşte tipik deney ve gözlemden uzak mantık yürütme garabeti buna derler. Sadece bu örnek mi? Hakeza yine Ortaçağda ağır cisimler hafif cisimlerden hızlı düşer inancı yaygındı. Çünkü Aristo öyle yazmıştı. Fakat Galile diye biri çıkar Piza kulesine. Piza kulesinde bildik ezberlere meydan okurcasına elinden birtane hafif, birtane de ağır taşı aynı anda bırakınca, heyacanla bu durumu aşağıda izleyen insanlar taşların aynı zamanda yere düştüğünü gördüler. Netice malum, gözlerinin yanıldığına karar verdiler. Galile bununla da yetinmedi, aynı zamanda Kelpler’in yolundan giderek ortaçağ zihniyetinin kabul ettiği güneş, yıldızlar ve bütün evrenin dünya etrafında döndüğü görüşünün aksini savunuyordu. Sen misin aksi fikirleri savunan, hemen hapis cezasına çarptırıverdiler. Galile üstüne üstelik teleskopu astronomide kullanan ilk gözlemci idi. Bu arada Galile hapis yata dursun, Batlamyus’un dünya sabit ve hareketsiz olduğu fikri Rönesansa kadar değişmeden devam etti. Oysa Kur’an ta yıllar öncesinde dünyanın belli bir hesaba göre hareket ettiğini beyan buyuruyordu.
Tarih neyin mücadelesi diye bir soru sorulsa ideoloji saplantısı olanlar, hiç kuşkusuz kendi penceresinden cevap verecektirler.
Bir ümmetçi hemen tarih ümmetlerin, bir sosyalist sınıfların, bir liberal fertlerin, bir milliyetçi de milletler mücadelesi cevabını verecektir. Hangisini doğru olduğunu anlamak için tarihi bojektif olarak analiz ettikten sonra en doğrusunu tespit etmek mümkün pekâlâ. Haçlı seferleri belki bir ümmetçinin fikrini destekliyecek nitelikte olsa bile bu üstünlüğün geçici olduğu anlaşılır. Her ideolojini haklı tarafları olsa da tarihi iyi gözlemlediğimizde tarihin temel birimin en üst birime doğru gelişim seyrettiğini gözlemleyebiliriz.
Ümmet ya da ittifaklar, bloklar, paktlar üst birim olamıyorlar, şartların getirdiği organizisasyonlar türünden oluşumlardır sadece. Hiçbir zaman ülke insanları NATO, Varşova Paktı, AET, AB’ye üye olmakla, ya da üye olduğu birliğe sadakat yemini yapmakla: ‘Ben AET’ciyim, NATO’cuyum’ demez, sadece ülkemin menfaatleri gereği destekliyor ya da desteklemiyorum der. Zaten bloklaşmalar belirli amaçlar doğrultusunda devam eder, hedefe erişildikten sonra da dağıldıkları gözlemlenmiştir. Demek ki sınıfçı anlayışlar, organize olmuş birlikler tarihin temel yürütücü unsuru değillerdir. İyi incelendiğinde tarihin en büyük yürütücü amilinin milletler mücadelesi olduğu ortaya çıkacaktır. Zira tarihin her evresinde insanların doğup büyüdüğü ve vatan addettikleri topraklar, içinde en büyük duygu olarak yerini almıştır. Çünkü bülbülü altın kafese koymuşlarda, o yine ah vatanım ah vatanım demiş. Yani vatan sevgisi fıtridir. Nitekim Arapların İngilizlerin oyununa gelipde onlarla beraber olmasını ümmetçilikle izah edebilir misiniz? Sonuçta gelinen noktada her ülke kendi çıkarlarını düşünüyor dersek yeğdir. Hakeza Fransız ihtilalinin ardından yayılan milliyetçilik rüzgârlarını esmesiyle birlikte bağrımızda taşıdığımız Bulgar, Boşnak, Arnavut ve ötekileri bir bir bağımsızlıklarını ilan ettiler ve sonunda imparatorluklar dağılmak zorunda kaldılar. Bu durum ebeveynlerden evlatlar, evlatların çoğalmasından oymaklar, oymakların birliğinden kavimler, kavimlerin birleşmesiyle imparatorlukların ortaya çıktığını, imparatorlukların dağılmasıyla da milletlerin meydana geldiği gerçeğini gösteriyor. Yani en küçük birimden en büyük birime seyir takip ettiğini ve bize tarihin milletler mücadelesi olduğunu ortaya koyan en çarpıcı örnek olsa gerektiğini hatırlatıyor.
Bu hatırlatmadan yola çıkarak tarih madem milletler mücadelesi, o halde hayatımızı at üzerinde üç kıtada hükmetme hülyasıyla şekillendirmenin manası yok. Her nedense bir türlü at üzerinden inipte bilgi çağının gereği bilgisayarın tuşlarına dokunmayı düşünmüyoruz. Oysaki böyle bir milliyetçilik anlayışının deli saçmalığından ibaret olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.
Velhasıl; her akım ve her düşünce ilim süzgecinden kendisini geçirmek mecburiyetini hissetmiyorsa, bütün bu çabalar boşuna.
Vesselam.
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine
aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
atakan_69 Usta Üye
Kayıt: Dec 24, 2006 Mesajlar: 562 Şehir: BAYBURT
Tarih: Pzr Arl 20, 2009 9:17 pm Mesaj konusu:
HOCAM YA SİZDE BENİM GİBİ ÇOK UZUN YAZIYORSUNUZ OKUNMUYOR YANİ.. YAZILARINIZ GÜZEL AMA ÇOK UZUN... OKUMAK İÇİN SAATLER GEREKİR YİNE DE YÜREĞİNİZE SAĞLIK KALEMİNİZE SAĞLIK...
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine
aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
SingahLi_ Usta Üye
Kayıt: Feb 20, 2007 Mesajlar: 181
Tarih: Cum Oca 08, 2010 11:15 pm Mesaj konusu: Re: slm
Yazılarınızı Okuyorum fakat bazı yazılarınız Atakan69 un da dediği gibi çok uzun oluyor,bencede kısa tutmalısınız,sitede köşe yazarısınız yazılarınız köşenizde yayınlanıyor zaten bence forumda paylaşmanıza gerek yok..Teşekkürler _________________ Ben Türk´üm;Dinim,Irkım Yücedir...
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine
aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
alp Usta Üye
Kayıt: Feb 01, 2007 Mesajlar: 362 Şehir: ankara
Tarih: Sal Oca 12, 2010 7:31 pm Mesaj konusu: slm
uzn olması konunun bütünlüğü bozulmasın diyedir. Hem forum hemde köşe yazısı olarak yazmak coşkun yazı yazma duygu selimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla heyacanımı hoşgörün güzel kardeşim. Allah razı olsun.
Bu mesajın sorumluluğu yazanın kendisine
aittir. Sitemiz sorumlu tutulamaz.
SingahLi_ Usta Üye
Kayıt: Feb 20, 2007 Mesajlar: 181
Tarih: Çar Oca 13, 2010 5:20 pm Mesaj konusu: Re: slm
Uzun Olması Sadece Kişisel Görüşüm,Katılırsınız veya Katılmazsınız Saygı Duyarım...Anlıyorum Heyecanınızı ama Demek İstediğimi İfade Edemedim Galiba,Forum da Sadece Sizin Yazılarınız Var,Foruma Zaten Rağbet Yok(Sağolsun Değerli Ziyaterciler) Forum,Köşe Yazarları Bölümünü Andırıyor.. _________________ Ben Türk´üm;Dinim,Irkım Yücedir...
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız