alp Usta Üye


Kayıt: Feb 01, 2007 Mesajlar: 362 Şehir: ankara
|
Tarih: Çar Arl 23, 2009 11:04 pm Mesaj konusu: SİSTEM VE İDEOLOJİ AÇMAZI |
|
|
SİSTEM VE İDEOLOJİ AÇMAZI
ALPEREN GÜRBÜZER
Sistemi bilmek için sistemi oluşturan unsurların detayına inmek gerekiyor. Gaye, tanım, ispat, uygulama ve metot gibi kavramların tümünün eksiksiz bir şekilde yürürlüğe girmesi ‘sistem’i meydana getirir. O halde sistemi; amacı, tanımı, ispatı (kabulü), uygulaması belli olan bir yapı diye tarif edebiliriz. Sistemin is¬keletini oluşturan beş (5) ana unsurun tüm berraklığı ile açıklığa kavuşturulmadan hemencecik sis¬tem hakkında hüküm vermek önyargılı davranış olacaktır elbet. Hakeza sistemi incelerken şu kıstasları göz önünde bulundurmak mecburiyeti var. Şöyle ki; varılmak istenilen hedefin ne olduğunu açıklamak sistemin ‘gaye’sini, kul¬lanılan ıstılah ve kavramların açıklığa kavuşturulması sistemin ‘tanım’ını, ne şekilde yol takip edilmesini tayin etmek sistemin ‘metot’unu, kitleler tarafından kabul görüp görmemesi de sistemin ’uygulaması’nı ortaya koyacaktır.
İdeoloji Analizi
Sistemi bütün unsurlarıyla topyekûn masaya yatırıp enine boyuna bu şekilde değerlendirildikten sonra, savunulan herhangi bir ideolo¬jinin analizini yapmak çok daha kolay olacaktır. Analitik yaklaşım ancak ve ancak sistemin beş ana unsurunun açıklığa kavuşturulmasıyla mümkün... Aksi takdirde sistem hakkında sağlıklı bir kanaate varılamaz. Bir insan herhangi bir ideolojiyi inceledikten sonra, onu benimseyip ya da benimsememesi bireyin “tercih”ine kalmış bir şey, ister onaylar isterse onaylamaz, ya da şerh düşer. Tercih hakkı şahıslara has bir olgudur çünkü. Birey, isterse incelediği sisteme karşı alter¬natif sistem de oluşturabilir. Tek tip sistemle kitleleri yönetmeye kalkışmak bunalımlara yol açmaktadır. İnsanlar bir tek sistemin peşine takılıp ömür boyu onunla oyalanmak sevdasında değildir zaten. Nitekim bireyler daha çok çoğulcu model oluşumları araştırdıktan sonra tercihini belirlemeyi yeğliyorlar.
Çoğulculuk
Dünyanın şuandaki gidişatı çoğulculuk istikameti yönündedir. Totaliter ülkelerde farklı görüşlere asla yer verilmez, hatta kişilerin tercihleri göz önünde bu¬lundurulmaz da.
İnsanoğlu daha dünyaya adım atar atmaz, etrafı mahşeri kalabalık gibi algılar. Öyle ki olayları ilk anda muhakeme edemez. Yaş ilerledikçe vakıalarla yoğrula yoğrula şahsiyetini kazanır ancak. Derken kendine bir yol çizmeye başlar. Eğer bu yol belirleme anında kişinin ‘bireysel tercih’leri yerine dayatma ve müdahalede bulunuluyorsa, bireyin onuru zedelenir ve iç dünyasında onarılmaz yaralar açacağı muhakkak. O halde bir insana, baskı ve dayatma ile şu sis¬tem üzerine hareket edeceksiniz demek, onu hiçe saymak demektir. Tabir caizse bu insana köle muamelesi yapmakla eşdeğerdir.
Sistemin kitlelere kabulünün sağlanmasında tepeden inme ve dayatmacı yöntemlerin izlen¬mesi, insan haklarına vurulan en büyük darbe olsa gerektir. Tabularla toplumu hap¬setme isteği, yeniden ortaçağ zihniyetinin hortlatılmaya çalışılmasından öte bir anlam ifade etmez. Zaten herkesinde malumunda olan tabuların ocağımıza incir ağacı diktiğidir. Bilhassa bireysel tercihlerin ortaya çıkmasına mani olan da, çoğu kere tabulardır. Üstelik tüm bunlar yetmezmiş gibi birde demezler mi ‘Vay efendim bizde niye aydın yetişmiyor’ diye. Bu tür statükocu anlayışlar yürürlükte olduğu müddetçe elbette ki bir arpa boyu yol alınamaz.
Ortaçağ Zihniyeti
Mevcut sistemlerin, kitlelerce benimsenmesinde tepeden inme dayatmacı ve baskıcı yöntemlerle toplumu hizaya sokmak uygulamaları, ileride önü alınamaz sosyal yaralar açtığı artık sır değil. Çünkü insanoğlu fıtratı gereği dışardan yapılan telkini ve müdahaleyi sevmez. Anaların hür doğur¬duğu evlatların tercihlerini hiçe saymak isteğinin anlamı; ortaçağ karanlığından günümüze aktarılmak istenilen kötü bir mirasa yeniden talip olmak demektir.
Farklılıkların bir arada yaşaması ancak hoşgörüyle mümkün. Şayet bir sistem varlığını devam ettirmek istiyorsa her geçen gün kendini yenileyerek yeniden yapılanmaya gitmelidir. Kendi dışındaki sistemlere ateş püskür¬mekle ve karalamakla uzun vadeli başarı elde etmek imkânsız gibi bir şey. Siste¬min, diğer sistemlerle hoşgörü zemininde yapılan rekabetin fikir zenginliği meydana getireceği pek tabiidir. Zira kaba ve sert tartışmalar toplumda anarşiyi doğurmuştur hep.
Farklı düşüncede olan insanlarla nasıl bir arada yaşanılır formülünü her sistem kendi içinde ispatlamalıdır. Öncelikle bir¬birlerinin varlığını kabul etmek, karşısındakine tahammül göstermek önemli adım olacaktır.
Alternatif Sistem
Mevcut sistemin karşısında “alternatif sistem” kabul etmemesi, onu muhalefetsiz hükümete benzer bir konuma sürükleyecektir. Başkasına tahammülsüzlük içinde bulunduğumuz manzara-ı umumiyedir maalesef. Milli Şef’e bir ikaz mektubu yazan Ali İhsan Paşa’nın on yıl hapse mahkûm edilmesi bunun ispatıdır zaten. Bilindiği gibi Milli Şef uygulamaları, ülke sathında bunalım doğurmuştu. Nitekim 1950 seçimleri bunalan kitlelere DP’yi sevgili yapmıştır. Çok partili döneme geçişle birlikte toplumda bir rahatlama meydana gelmiş, böylece tek tip yönlendirmelerden usanan toplum çoğulculuğa yönelmiştir.
Bireyin, her türlü sistem modelleri karşısında tercihte bulunması ‘cilik’ini veya “ideoloji” sini ortaya koyar. Gerçi Sü¬leyman Nazif “cilik” veya “ci” edatını işittiğinde ona eşyaya eklenen “satıcılık” kavramı hatırlatması yüzünden tasvip etmemiştir. Hatta Süleyman Nazif, II. Meşru¬tiyet’te ortaya atılan “Türkçü” tabirine bile tahammül edememiştir. O Türkçü kelimesini işitir işitmez kahveci, şekerci, yemişçi, sucu, kebapçı, kitapçı, vs. gibi meslek erbabına ilave edilen “ci”leri algılayıp bu tabirleri herhangi bir şeyin satılması olarak nitelerdi. Öyle ki; Süleyman Nafiz bir sohbet toplantısında “Türkçü” kavramı geçince, hemen tepkisini ortaya koyarak;
“-Ben Türk olduğum için “Türkçü” olamam ve Türk sata¬mam, fakat kürk olmadığım için ‘kürkçü’ olabilirim” demiştir. Anlaşılan o ki, o değer ifade eden milli gibi kavramlara kürkçü dükkânı muamelesi yapmamıştır. Süleyman Nazif’in bu tespitine rağmen, maalesef hepimiz “ci”, “cü”, “çü”, “cilik”, “çülük” gibi edatları lisanımıza yerleştirmişiz. Her şeyde çürüme olduğu gibi, lisanımıza da müdahale edilmiş. Avrupa’nın içimize attığı en büyük hastalıklardan biri de entelvari davranışlar olmuştur. İçeriksiz modern görünmek çabaları her daim kavram kar¬gaşalığına yol açmıştır. Oysaki kavramları yerli yerinde kullanmamak gibi bir mecburiyetimiz var. Uzlaşmazlığın nedeni, kul¬lanılan kavramların doğru dürüst tarifi yapılmamasından dolayıdır. Hâlbuki kavramlar berraklığa kavuşturulursa, “ci” edatıyla anılan milliyetçisi, üm¬metçisi, laikçisi, ferdiyetçisi, sınıfçısı vb. birbirlerini daha da an¬lamaya başlayacaktır. Laikçisi, laikliğin tarifini yapmadığı için diğer toplum birimlerinin eleştirisine maruz kalmaktadır sürekli. Üm¬metçisi, milliyetçisi, şucusu, bucusu da aynı. Meselenin özünde “tarif” yapamama hastalığı var. Belki de işlerine öyle geliyor yahut da tarifi yapılmamış kavramlarla dayatma ve baskı yapmak daha da kolay olabiliyor galiba, kim bilir!
Kavram Anarşisi
Aklın gereği, kavram anarşisine son vermek gerekiyor. Öyle kavramlar var ki “dua”, öyle kavramlar var ki “silah” olabi¬liyor. Bunlardan öte elastiki kavramlar da söz konusu. Hadi işin içinden çıka¬biliyorsan çık. Muallâk kavramları hangi tarafa çekersen çek bukalemun misali filmine uydurulabiliniyor. Malum olduğu üzere, bukalemun ortama göre renk değiştiren bir tür canlı. Bundan hareketle bukalemunca tavırlar, dayatmacı ve baskı ortamlarını daha teknik hale getirebiliyor da. Şu halde tüm bu gerçeklerden hareketle hangi sistem olursa olsun kuşkuya meydan vermeyecek tarzda açık ve şeffaf olmalıdır ki güven kazanabile.
Bireylerin herhangi bir sistem modellerinden birini tercih etmesi gayet tabiidir. Çünkü “ideolojik kimlik” belirlemek özgürlüğün gereğidir. Tıpkı sporda, Beşiktaşlı, Fener’li, Galatasaray’lı olmak nasılsa, sistem içinde öyledir. Eğer bir insan, belirli bir sistemde karar kılamaz da, öylesine tercih sıralaması yaparsa bu durumda tabii karşılan¬malı. İlla da yüzde yüz herhangi bir sisteme endekslenmek gere¬kir diye bir kaide yoktur. Tercih sıralaması yapmak, sistem mo¬delleri arasında bağlılık sıralaması (mensubiyet) anlamına gelecektir. Yani bir insanın bir tercih silsilesi oluşturması, diğer toplum birimlerini dışlaması manasına gelmeyip, bilakis sistematik bir şekilde sıraya koyması demektir. Mesela ferdiyetçiyim (kapitalist) diyen bir kişi¬nin ferdiyetçiliği ile beraber hem ailesini hem de milletini sevebilir, ama tercih sıralamasında ilk sırayı “ferdi” koymuştur, bu da gayet doğaldır. Onun için “ferdiyetçi” veya liberal adını almıştır. Tercih sıralamasında ilk önceliği milletten yana kullanmakla da kişinin “milliyetçi” olarak kimlik kazanmasını sağlar. Bir milliyetçi, aynı zamanda ailesini, ümmetini de sevebilir pekâlâ. Demek ki tercih sıralaması yapmak diğer birimlerden vazgeçmeyi gerektirmez. Birimlerden herhangi birine öncelik vermek insana sadece “kimlik” kazandırır. Ziya Gökalp’ın “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim. Garb medeniyetindenim” ifadeleri ise bir değişik tercih sıralama örneğidir. Hâsılı sistem modelleri arasında ter¬cih silsilesi yapmak, diğer sistemlerinin tümünü reddi anlamına gelmediği gayet açıktır. Kelimenin tam anlamıyla söz konusu birimlere ağırlıklı önem verdiği değerler bakımdan, kişinin sistemler karşısında “aidiyet önceliğini” ortaya koyar.
Millet kavramı da bir toplum birimi olmanın yanı sıra hem dini, hem de sosyolojik manada bir men¬subiyet şuurudur. Aynı zamanda her millete ve ülkeye göre göreceli kavram olup, üstelik tarifi ülkeden ülkeye değişmekte de. Nitekim Fran¬sız’lar milleti tarif ederken “kültür” olarak, Almanlar “ırk”, İsviçre¬liler “vatan”, Romanyalılar “dil”, ABD “tabiiyet”, Çin “kültür”, Türkiye’de “tümünü” esas alır. Dolayısıyla her mil¬letin kendi ülkesinin yapısına ve lehine olacak şekilde tarif yapması mecburidir.
Dil-Irk-Kültür
Milletimiz, dil, ırk ve kültür bakımından üç daire ihtiva eder.
1- Dil dairesi,
2- Irk dairesi,
3- Kültür dairesi.
Dil tek başına Türk kimliğini belirleyemez. Mesela dil yönünden Türk dairesine giren Yakutlar antropolojik (ırk) olarak Mongoloid’dirler. Bulgarlar ise ırk olarak Türk halkasından olmasına rağmen, dil bakımından Türk değildirler. Türkiye gerek dil bakımından, gerekse soy bakımdan İslâm âleminden farklı olmasına rağmen kültür (etnografya) yönünden Müslü¬man kültür dairesinin kapsam alanına girer. Ayrıca Türk’ün tarihten bugüne gelen kendine özgü milli kültürü de söz konusudur. Şu andaki durumumuza baktığımızda ise ne yazık ki görünümümüz karma kültür dairesini andırıyor. Coğrafyamızda hem İslâm âlemiyle hem de batıyla sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkiler sonucunda “Karma kültür halkası” doğmuştur. Dünyanın hiçbir yerinde saf ırk, saf dil ve saf kültür yoktur zaten. Demek ki; toplumlar hem almış, hem vermişler. Öyle ki; Yunanlılar dünyanın hazinelerini taşımışlar, ama kimliklerinden taviz vermemişlerdir. Anlaşılıyor ki kültür alış verişinden korkmamalı, ama dikkatte gerek¬tiriyor. Yeter ki, kendi öz hazinelerimizi gereği gibi işletilebilsin. Gerçekten kültür politikaları sağlıklı yapıya oturtulduktan sonra görülecektir ki yabancı kültür akımlarından olumsuz yön¬den etkilenilmediği ortaya çıkacaktır. O halde endişelenmeye gerek yok. Çünkü karşılıklı kültür alışverişleri sayesinde zaman içerisinde uluslararasında her türlü keskin tavırların yerine sıcak diyaloglar ve yumuşama alacağı görülecektir.
Dünyada yeni bir anlayış hâkim, farklılıkları kabul edip tüm insanlarla bütünleşmek esastır. Zira küçük alt birimlerin tanınarak büyük bir birime doğru yol almak ideali yeni bir misyon olarak ortaya çıkıyor günümüzde.
Tek Tip Düşünce
Türkiye, tek tip düşünce ağından çıkamadığından dolayı zaman zaman başına bin bir türlü dertler açmaktadır. Türkiye tarihi misyonunu bir türlü idrak edemeyerek uslanmaz çocuk oyunu oynuyor sürekli. Devletlû elitimiz daha henüz toplumu tek tip din, tek mezheple, yani tek tip olan her şeyle formatlayarak bir yere varılamayacağını idrak edemedi. Oysa sosyal hayat, farklı fikirler ve farklı düşünceler demek¬tir. Farklı sistem modelleri özgürlükçü bir ortamda sivil toplum anlayışıyla makul karşılanmalı. Dolayısıyla tercihlere müdahale edilmeme¬liydi. İnsan iradesine ipotek koymanın, kişilik haklarına balta vurmak olduğunu bilmeliydik, ama birileri her nedense bildirmek istemedi.
Şurası unutulmamalıdır ki; güçlü fikirler ve kaliteli sistem modelleri itibar görür hep. Nasıl ki kalitesiz ürünler pazarda kaliteli ürünler karşısında rekabet edemezse, kendini ispatta zorlanan sistem model¬leri yahut fikir akımları da güçlü sistem ve fikirler karşısında tutunamayacaktır. O halde serbest fikir atmosferinde tercihlere pranga vurmadan özgürce fikirlerin tartışılmasında sakınca görülmemeli.
Yasaklar çoğu kere fayda yerine zarar geti¬riyor. Nice yasakçı uygulamalar sayesinde ilim, deney ve gözlem¬den uzak fikir akımları kısa süreliğine de olsa gözde olabilmişlerdir. Şayet fikir akımlarının özgürce tartışılmasına müsaade verilseydi, her türlü fikir akımları kendini ispat¬lama şansı elde ederek kitlelerce kabul görüp görmeyeceği anlaşılabilecekti. Yasaklar, tarihte de görüldüğü gibi çözüm getir¬memiş, aksine bunalımları daha da derinleştirmiştir. Dayatmayla, müdahale ve baskıyla bir yere varılamayacağını artık anlamalıyız. Zihinlere pranga vurmak ortaçağ kafasıdır çünkü.
Kelimenin tam anlamıyla hakiki fikirler, yavaş ilerler, ama uzun ömürlüdür. Propagandaya, şişirilmeye ve dayatmaya dayalı fikirler ise çabuk ilerler, fakat kısa ömürlüdürler. Fikirler, genelde iki grupta mütalaa edilebilir;
Birincisi; yükte hafif, pahada ağır fikirler.
İkincisi ise pahada hafif, yükte ağır fikirlerdir.
Birinci şık, bizim her zaman tercihimizdir. Pahası ağır gibi görünen fikirler ve sistem modelleri çoğu kez şişirilmiş balonlar olup içeriği boştur, yani daha çok slogana ve hamasi nutuklarla yüklenmiş pahada hafiftirler. Oysa yükte hafif, pahada ağır fikirler şişirilmeye ve met¬hiyeye ihtiyaç hissetmezler, gücü zaten etkisinde, bu yetmez mi? Güçlü fikirlerin değeri zamanla ortaya çıkar. Hakikat ergeç kendisini gösterecektir elbette ki. Toplum- Devlet
Pahada ağır fikirler, toplumun iç dinamikleriyle hiçbir zaman ters düş¬mez. Sistemin ayakta uzun süre kalabilmesi toplum gerçekleriyle barışık olmasına bağlı. Hangi sistem olursa olsun toplumun yapısal di¬namikleriyle paralellik arz etmiyorsa başarılı olma şansı ortadan kalkar. Tanzimat’tan günümüze kadar denemediğimiz model kalmadı. Tüm denemeler, toplum dinamikleriyle bağdaşmadığından dolayı fiyaskoyla neticelendi, çoğu kez dayatma yöntemi ile kabulü cihetine gidildi. Tabii bu durum toplumla devlet arasında güvensizlik doğuruyor haliyle. Dayatmacı yöntemlerle yeniliği kitlelere sun¬mak isteği merkez-kenar çelişkisi meydana getirdiği bir vaka... Doç. Dr. Hik¬met Özdemir’in; “Devlet tarihle, İslâm’la, Bediüzzaman Said Nursi gibi âlimlerle ve Nazım Hik¬met’le vs. barışmalı...” derken bir önemli gerçeği vurgulamıştır. Oysaki Devlet, fikirler ve modeller karşısında dayatmacı ve “hâkim” rol üstlenmemeliydi, “hadim” rol takip etmeliydi. Hâkim değil “hakem” olmalıydı. O halde ne yapmalı? Evvela her türlü fikir akımı karşısında taraf olmamalı. Tabandan gelebilecek model üretme girişimlerini bastırmamalı. Çünkü Türkiye’de yenilik hare¬ketleri ekseriyetle üstten gelmiştir, tabandan gelen bir yapılanma hiçbir zaman söz konusu olamadı. Batı’da alttan gelen değişmeler yaşanmıştır çoğu kere, bizde daha henüz taban gerçek gücünü gösteremedi. Sürekli tepeden yönlendirmeler ve sistem dayatmalar halkta inisiyatifsizlik oluşturduğu gibi katılımcılık hamlesi köreltilerek güdülen duruma düşürülmüşüz de.
Sistemin biranda yasakları rafa kaldırıp, sivil katılımcılık mekanizmalarının önünü açmasıyla birlikte toplum katmanlarında büyük ra¬hatlık getirecektir. Sivil katılımcılıktan uzak demokratik yapılanma¬lar çözüm olmayacağı besbellidir. Rejimler (sistemler) toplumun hak ve hürriyet elde etmelerine müdahale ettiği sürece, kitleler fanatiz¬min kucağına itilecekleri gün gibi aşikâr, hatta bu arada sistem kendi kuyusunu da kazmaktadır. Statükocu zihniyet icraatlarıyla kendi mevcut sistemini değil, karşısındaki güçleri güçlendir¬miş oluyor aslında.
Ghandhi, “En despot idare bile, çok defa despot tarafın¬dan zor kullanılarak halkın rızası sağlanmadıkça ayakta kalamaz. Halk despotun kuvvetinden artık korkmadığını anladığında onun kuvveti gitmiş demektir” diyor. Otoriter sistemlerde karar verme fonksiyonu lidere verilmiştir çünkü. Liberal sistemlerde karar fonksiyonu girişken bireyler, genel demokratik anlayışlarında ise grubun bütünü esas¬tır. Sivil katılımcı modelde ise ne lider ağırlıklı bir yapılanma, ne de bireyi esas alıp toplumu hiçe sayan bir anlayışa yer verir, yukarıda sıralanların tümünü içine alan, bütüne şamil bir sistemin adıdır, yani “sivil toplum” ve “sivil katılım”ın ta kendisidir.
Velhasıl; Cumhuriyet ve demokrasi, devletin derin koridorlarında alınan kararlarla değil sivil katılımcı güçlerin etkili olduğu ortamlarda yeşerebilir ancak...
Vesselam. |
|