“Kuşburnu Zamanı…”
Bayburt’ta takvimler sonbaharı gösterdi mi, dağ taş kızıl bir renge bürünür. Dikenlerin arasından sarkan küçücük taneler, köy yollarını şenlendirir. İşte o zaman anlaşılır ki, kuşburnu zamanı gelmiştir.
Köylüsüyle kentlisi, genciyle yaşlısı, gurbetten geleniyle memleketten gideni… Hepsi aynı sevdada buluşur. Ellerinde torbalar, sepetler… Kimi bağların kenarında, kimi dağların yamacında… Herkesin yolu kuşburnu dallarına düşer.
Kaynayan kazanlarda reçel olur, demlenen çaylarda şifa… Ama Bayburt için kuşburnu bundan da fazlasıdır. O, bir mevsimin habercisi, bir kültürün hatırası, türkülerde dile gelen bir sevdadır.
Şimdi kuşburnu zamanı…
Şimdi Bayburt’un dağı da, taşı da, insanı da aynı türküyü söylemektedir. Bayburt Taşına türküler yazılmış, yaylalarına özlemler dizilmiş kadim bir şehir. Dağ eteklerinde, dikenlerin arasından utangaçça bakan kırmızı bir meyve yetişir: kuşburnu.
Bayburtlu için kuşburnu yalnızca bir meyve değildir.
Çocukların ellerinde kurusu, anaların kış hazırlığında kaynayan reçeli, gençlerin dilinde ise türkü olmuş bir semboldür.
Bir gün, köyün taş yollarında genç kızlar gülüşerek geçerken, birinin dilinden dökülür ilk ezgi:
Kuşburnunun kurusu tarinnam,
Geçti kızlar sürüsü tarinnam…
Ve ardından köyün her yanında yankılanır:
Oy tarinnam tarinnam tarinnam…
Her dizesi, kuşburnu kadar canlı, kuşburnu kadar dikenlidir.
Dikenler bile sanki türküye eşlik eder, dalın kıpırtısı melodinin bir parçası olur.
Bir başka zaman Bayburt merkezde, bir başka zaman köy meydanında sazını eline alan bir delikanlı başlamış söylenmeye:
Kuşburnunun alından tarinnam,
Kopardılar dalından tarinnam…
Kimi gülmüş, kimi içlenmiş, kimi de kendi gençliğini anımsamış.
Bu ezgiler Bayburt’un nefesidir.
Günlerden bir gün, köyden bir kız kaçmış. Ardında bir türkü bırakmış:
Kuşburnu çiçek açtı tarinnam,
Köyüzden bir kız kaçtı tarinnam…
Hasret, Bayburt türkülerinin en derin rengidir.
Her tını, her nakarat, köyün kalbine düşen ince bir sızı gibi büyür.
Ve sonra, bir akşam sazın teline dokunan başka bir nefes yükselir.
Daha yanık, daha içli:
Kuşburnu derde derman,
Çok geldi geçti kervan.
Az verdim çok yalvardım,
Olmadı derman haydi…
Her dizesinde bir ömür saklıdır.
Her nakaratında bir sitem, bir sabır…
Bayburt insanı sabrı en iyi kuşburnunun dikeninde öğrenir.
Ağam haydi, paşam haydi,
Kunduram taştan kaydı…
Bu türkülerde sevda vardır, hasret vardır, özlem vardır.
Ama en çok da Bayburt insanının sevdası vardır.
Ve bütün bu ezgiler, Bayburt’un gönül insanı, halk ozanı rahmetli Mustafa Ahıskalıoğlu’nun yadigârıdır.
O, kuşburnunun dikeninde bile bir melodi bulmuş, taşına, toprağına ve insanına türküyle can vermiştir.
Her kuşburnu dalı çiçek açtığında, Ahıskalıoğlu’nun ezgileri yeniden yankılanır.
Bir masal gibi…
Bir Dede Korkut gibi…
Bir Bayburt Kalesi gibi...
Bir ömür gibi…
Çünkü Bayburt’ta kuşburnu, bir meyveden öte, halkın dilinde söylenen türkülerin tınısı,kalbidir.
Derde derman olan kuşburnu gibi, gönle şifa olan kuşburnu türküleriyle Mustafa Ahıskalıoğlu’nun sesi bu topraklarda daima yaşamaya devam edecektir.